2010 Baharında New York'ta bir hafta - womenist.net 

2010 Baharında New York'ta bir hafta

New York pek çok kişiye pek çok değişik şeyler ifade eder.

None Benim içinse New York, tam yaşanacak kıvamdaki stil sahibi Upper East Side, 5. Cadde ile Madison’daki o harika mağazalar, bütün dünyanın en iyi müzesi Metropolitan Museum of Art), dünyanın en tanınmış ve de muhtemelen en elegan dükkanı, ki filmi izlemiş olanlar için sadece bir mücevherci olmaktan çok ötesinde bir anlam taşır (evet, tabii ki şu sinema klasiğinden söz ediyorum, tüm zamanların en müthiş stil kraliçelerinden biri olan Audrey Hepburn’ün başrolü oynadığı “Tiffany’de Kahvaltı”dan), Barnes&Nobles adlı kitapçı zincirinin Union Square’deki koskocaman şubesi, SoHo’nun butikleri ve cafeleri, hayatta en beğendiğim aktör Robert De Niro’nun Tribeca’da olanca gücüyle hissedilen varlığı (o kadar ki adam yıllardır her baharda Tribeca Film Festivali’ni organize ediyor), South Street Seaport’tan o eşsiz Wall Street ve Brooklyn Köprüsü manzaraları, ve dünyanın en muhteşem en harika parkı anlamına geliyor… Dünyanın en canlı, en hareketli, bazen en zor ama yine de her zaman insanı en fazla etkileyen şehri bence New York. Aynı zamanda hayattaki en eski en iyi dostlarımdan Kate de burada yaşıyor. Ayrıca çok sevdiğim eski ve yeni arkadaşlarım da New York’talar. İşte bütün bunlardan dolayı New York’u hep çok sevdim.  Taaa gencecik bir öğrenci iken ilk geldiğimden beri. Sanırım ki o zaman ilk görüşte aşık oldum. New York’ta kendimi hep evimde hissettim. Hatta bir defasında, Giuliani vali olup da oraları her anlamda temizlemeden evvel Times Square’de soyulmuştum! Umarım ki bu beni şehrin fahri vatandaşı yapmaya yeter!

None Bu sefer Işık ile 14. evlilik yıldönümü vesilesiyle Nisan’da New York’ta harika bir hafta geçirdik. Geçen gelişlerimizde hep biraz uzak ama enteresan bölgelerde kalmıştık.
Manhattan’ın güney ucundaki Tribeca ve kuzeyindeki 70. sokak ile York caddesinin köşesi gibi. Bu kez Central Park’ın güneyindeydik. Meğersem yılın bu zamanı için mükemmel bir yer seçimiymiş. Park çiçek açmıştı. Doğa her yerde marifetini göstermiş, tam bir renk ve koku cümbüşüne bürünmüştü. Otelden gördüğüm manzaralar öyle hoştu ki nerdeyse herşeyi bırakıp Midtown Manhattan’da park civarında yaşayan (sayıları çok azalmış ama gene de varlar) evsizlere katılacaktım. Ama sonra New York’un o insanın “içini kanırtan” (Simon&Garfunkel’ın “The Boxer”ını hatırlayın!) soğuk kışları aklıma geldi de tırstım! Herneyse, park cidden muazzamdı. Otel de kısa bir ziyaret için idealdi. Parkı seyrederek kahvaltı etmek… Daha iyisi can sağlığı!

None “En çok ne yaptınız?” diye sorarsanız, yürüdük. Her sabah otelin spor salonundaki malum tepişmelerimi aksatmadım ama bir yandan da çok ama çok yürüdük, özellikle Manhattan’ın güney ucunda. Çünkü buraları en güzel yürüyerek gezilebiliyor. Adanın ortaları ve kuzeyi cetvelle çizilmiş gibi düz olduğundan kaybolmadan dolaşmak çok kolay oluyor. Ama güneyi farklı! Greenwich Village’ın adı “village” yani köy” çünkü vakti zamanında gerçek bir köymüş! Tüm eski şehirlerde olduğu gibi bu bölge biraz labirent gibi ama arada yanlış bir yere sapsanız da eninde sonunda doğru yolu buluyorsunuz. Ve tabii yürümek için Central Park var. Çok güzel bir pazar günü Kate ile birlikte parkın içinden Metropolitan Müzesi’ne yürüdük. Böylece harika bir anımız oldu.

Konu adanın güneyine gelmişken, ben SoHo’ya bayılıyorum. Yani, tabii ki alışverişi ve hızlı yaşam temposu ile Midtown’u, çok şık ama bir o kadar da mahallevari atmosferiyle Uptown’u da seviyorum. Ama adanın güney ucu hakikaten çok çarpıcı. Değişik, capacanlı, buram buram sanat kokan ve sürprizlerle dolu bir bölge burası.

None Mesela dolanırken aniden karşıma çıkıveren ve sadece benim pek hayran olduğum “pleats please” koleksiyonunu satan ufacık İssey Miyake butiği gibi...  Ve bir sürü güzel lokanta, galeri, tarz sahibi insan, mimarlık şaheseri tarihi binaları barındırıyor. Hele ki mimarisi, özellikle takdire şayan, loft denen tarzın hakiki örnekleri SoHo’daki her biri birer biju gibi duran binalarda bulunuyor. Ve ben bizim çok sevgili ve değerli sanatçımız Burhan Doğançay’ın buranın en güzel binalarından birinde (Singer Building) stüdyo sahibi olmasını hem kıskanıyorum hem de bir yandan bununla gurur duyuyorum. Çünkü bir Türk sanatçısı için şarkıda dendiği gibi New York’ta “başarmanın” ve dolayısıyla dünya çapında bir ressam olmanın en güzel göstergelerinden biri bu bence.

Greenwich Village da “brownstone” denen az katlı apartmanları, kaldırıma çıkan cafeleri, enteresan butikleri, kitapçıları, entelektüel havası ile çok hoşuma gidiyor. Pek çekici bir mahalle burası. İçinde hem bugünü hem de geçmişi barındırıyor. Ünlü New York Üniversitesi’nin kampüsü burada ve öğrenciler bölgenin ruhunu hep genç tutuyorlar. Ama aynı zamanda 60’lı yıllar sonsuza dek Village’a damgasını vurmuş. Herhalde bu yüzden olsa gerek, ne zaman Washington Square Park’taki zafer takını görsem aklıma Joan Baez’in o nefis klasiği “Diamonds and Rust” geliyor. Bob Dylan ile yaşadığı gençlik aşkını anlattığı şarkının fonunda Village vardır.

None Bu seyahatimizde bir de ‘Meatpackaging District’i yani eskiden mezbahaların olduğu bölgeyi keşfettik ki aslında hala birkaç mezbaha duruyor burada. West Village’ın hemen yanındaki birkaç şehir bloğundan oluşan ve son yıllarda tamamen elden geçmekte olan bir bölge Meatpacking. Kiralar SoHo’ya nazaran hala daha düşük olduğundan genç tasarımcılar burada dükkan açmayı tercih ediyorlar. Bazı oturmuş markalar da ikinci mağazalarını burada açmayı tercih etmişler. Her gün yenileri açılmakta olan çok havalı bar ve lokantalar da cabası. Bir de burada “yeni yol” (walkway) dedikleri bir espri var. Artık kullanılmayan eski bir tren yolunu yaya yolu haline getirip ufak bir parka çevirdiler ve geçtiğimiz kış burası kullanıma açıldı. Yerden birkaç yüz metre yüksekte durduğundan merdivenle çıkılıyor ve manzarasıyla, yeşilliğiyle aslında gri ve tekdüze olan mahalleye renk katmış. Ben bu orijinal fikri pek sevdim. Umarım şehrin başka yerlerinde de aynı uygulamayı yaparlar.

None New York’un alışverişi de meşhurdur, bilirsiniz. Bu da doğal çünkü dünyanın en güzel mağazalarından bazıları New York’ta. Benim favorilerim Saks 5th Avenue, Bergdof Goodman ve Bloomingdale’s. Aynen bu sırayla. En çok da Saks’ın ayakkabı bölümüne ayrı bir ekspres asansörün direkt olarak çıkmasına ve bu bölümün kendi ait bir posta kodu olmasına bayıldım diyebilirim. Ayakkabı demişken, bir markadan sözetmeden geçemeyeceğim: Christian Louboutin, namı diğer “Ayakkabıların Kralı”, Manhattan’ı ve kadınlarını avucunun içine almış. 2 dükkanı var, biri şık alışveriş caddesi Madison’da, diğeri de demin bahsettiğim “yükselen değer” Meatpacking’de, ve her ikisi de her daim tıklım tıklım kadın kaynıyor. Saks’ın yukarıda sözünü ettiğim ayakkabı bölümünde onun kendi koskocaman bir köşesi var ve diğer markaların pek kimse suratına bakmazken o çok pahalı ve çok yüksek topuklu Louboutin’leri New York’lu hanımlar havada kapışıyor. Bu yüzden istediğiniz pabucu istediğiniz numarada bulmak nerdeyse imkansız… Biliyorum çünkü denedim! Louboutin gerçek bir fenomen.

None New York müzelerinde sanat her daim doyurucudur. Metropolitan’da başta empresyonistler, Eski Mısır bölümleri, Frank Lloyd Wright odası olmak üzere biz yine eski favorilerimizi ziyaret ettik. Tabii müzenin müthiş zengin mağazasını da atlamadan. Yakın tarihte baştan aşağı yenilenen Modern Sanat Müzesi’nin kalıcı koleksiyonu da her zamanki gibi etkileyiciydi. Whitney’deki Hopper tabloları da öyle. Bir de harika sürprizle karşılaştık: Metropolitan’da herkes tarafından hevesle beklenen bir Picasso sergisi başlamak üzereydi. Picasso in The Metropolitan Museum of ArtB
İlk başta pek bir hayal kırıklığına uğradık çünkü açılışı biz döndükten sonraki bir tarihe denk geliyordu ama sonra ön izleme yapabildik çünkü Kate müzenin üyesi ve ona özel davetiye yollamışlardı. Böylece gerçekten çok kapsamlı bir sergiyi gezmiş olduk. Guggenheim’da da ufak ama keyifli bir sergi vardı : Paris and the Avant-Garde: Modern Masters from the Guggenheim Collection.

None New York’a her gelen ziyaretçinin illa ki yapması gereken bir şey de Broadway’de şov izlemektir. Biz bu kez “Come Fly Away” adında yepyeni ama şimdiden pek popular bir şov izledik. Yapımcı/yönetmen Twyla Tharp’ın son eseri olan bu dans/müzikal çalışması Frank Sinatra’nın o ölümsüz şarkıları eşliğinde birkaç çiftin gönül maceralarını modern dans aracılığı ile dile getiriyor. Birkaç yıl evvel yine bir Tharp kreasyonu olan ve fonda Billy Joel şarkıları ile yine nefis bir modern dans gösterisi çerçevesinde birtakım insan ilişkilerini sunan “Moving Out” adlı gösteriyi izlemiş ve çok hoşlanmıştık. “Come Fly Away”den de çok zevk aldık, hele ki de Frank Sinatra’nın ezeli hayranları olarak.

Bu tatili bizim için her şeyden önce zevkli olması için tasarlamıştım en baştan. Uzun yürüyüşler bir tarafa, epey hedonist takıldık bu sefer. Yeme içmeye epey bir yer verdik programımızda. Ben işin planlama safhasında opentable.com sitesini keşfettim. Buradan özellikle Kuzey Amerika’daki restoranların 95%’ine ücretsiz rezervasyon yapılabiliyor. Yapamadıklarımda da Kate imdadıma koştu. Böylece daha Manhattan’a ayak basmadan bütün detaylar hallolmuştu. Şimdi sizinle gittiğimiz yerlerin bir listesini her biri hakkında kısa birer yorum ile paylaşıyorum;

None A Voce:
Colombus Circle’daki yeni Time Warner binasının (ki bina etkileyici mimarisi ve güzel çarşısı için bile görmeye değer) 3. katında şık ve modern İtalyan. Yemekler güzel, ortam rahat.
Armani Ristorante:
İsmi zaten yeterince açıklayıcı. 5. Caddedeki Armani mağazasının 5. katında. Yemekler gayet iyi, ambiyans şık.
Buddakan:
Yeni “kıl” semt Meatpacking’de çok havalı ve pahalı Çin lokantası, genel havası ve dekorasyonu Hakkasan’ı çok andırıyor, yemekler süper. Görülecek ve görünecek bir mekan.
Smith&Wolensky’s:
3. Cadde ile 49. Sokak’ın köşesinde geleneksel ve ünlü et lokantası. ABD çapında bir zincire ait. Her zaman iyi yemek ve kaliteli şarap bulursunuz.
Robert’s:
Colombus Circle’daki Museum of Arts&Design’ın 9. katında kısa ama tatminkar bir menüye sahip, sanatsal dekorlu hoş İtalyan. Park ve hatta ötesine uzanan manzarası nefes kesici. Tabii cam kenarında masa ayarlayacak kadar şansınız varsa.
Cipriani SoHo:
SoHo’nun “in” tarafında öğlen yemeği için nefis bir lokanta, Venedik kökenine sadık ince ayar bir menüye sahip, müşteri kitlesi pek şık.
Sardi’s:
Show’dan sonra birşeyler atıştırmak isteyenler için gerçek bir New York klasiği. Times Square yakınında, pek medeni bir ortam, gayet rabıtalı bir menü, havası Brasserie Lipp gibi bazı klasik Parizyen lokantaları andırıyor.
Balthazar:
SoHo’nun incilerinden bir Fransız bistrosu, yine pek ‘parizyen’ bir havada. Her daim popüler ve kalabalık o yüzden öğlen için dahi mutlaka rezervasyon yapın.

None Tribeca Grill:
Süper yetenekli müthiş aktör Robert De Niro’nun semti Tribeca’nın en hoş mekanlarından ve O’na ait. Ününü sapına kadar hak ediyor, yemekler de harika. Duvarlardaki tablolar De Niro’nun ünlü ressam babasına ait.
Brooklyn Diner:
West 57’de klasik ve ünlü art deco tarzındaki “diner” yani aslında esnaf lokantası diyebiliriz ve New York’a gidince mutlaka bunlardan birine gitmek icap ediyor, bu da o iş için ideal!
Bice:
Madison ile 54. Sokak üzerinde uluslararası üne sahip şık İtalyan. Yemekler güzel, atmosfer şıklığına hiç kasık değil tersine gayet hoş. Üstelik biz orada yıldönümümüzü kutlarken yeni ama harika bir dostumuz bize bir şişe şampanya sürprizi yaptı. O yüzden Bice ile ilgili pek hoş anılarımız var!
Pastis:
Yine Meatpacking’de ve yine Fransız etkisinde çok meşhur havalı restoran. Balthazar’ın sahibine ait, öğlen için ideal ama yine rezervasyon şart ki her halükarda illa ki masa bekleniyor çünkü talep çok.
Rothmann’s:
Hemen Bice’nin yanında gerçek New York tarzında güzel et lokantası, nefis yemek, şık ama kasıntı değil de dostane atmosfer. (şarap uzmanı genç adam İstanbul, Türkiye ve Türk şarapları konusunda gayet bilgili ve bilinçliydi.)

Özetle New York’ta en iyi yerlerde bile ortam ve insanlar sizi asla kasmıyor, yediğiniz içtiğiniz her zaman belli bir standardın üzerinde ve asla kazıklanmıyorsunuz. Darısı biz İstanbullular’ın başına! Biz gittiğimiz her yerden çok keyif aldık. Ama New York’ta bu yukardakilerin hiçbirini yapmasanız bile gene de 100 çeşit başka yoldan şehrin doya doya keyfini çıkarabilirsiniz. Ben de işte bu yüzden New York’u çok seviyorum. New York’ta bahar gibisi yok. Havasıyla suyuyla yaşadığınıza şükrettiriyor size!

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!