Fotoğraf hayatına nasıl girdi? Fotoğraf çekmek aslında içimdeki hikaye anlatma isteğinden kaynaklanıyor. Çok kalabalık bir ailede yetiştim. Bu kaosun içinde yer alan insanlar ve onların hikayeleri hayatımda çok önemli bir yere sahip. Kardeşlerin en küçüğü olarak kendi kendime yetebilmeyi öğrendim. Bu bana küçük yaşta kendime has bir bakış açısı oluşturmamda da yardımcı oldu. Yeğenlerim dünyaya gelince, onları kendi küçüklüğümle özdeşleştirir oldum. Onları fotoğraflamaya başladım. Aslında onları fotoğraflamak benim için, kendi çocukluğuma dönmek ve kendi anılarımı fotoğraflamaktı. Onların hikayeleri benim de hikayemdi…
Dramatik mekanlarda çok çarpıcı atmosferler yaratıyorsun. Bu gizemli yerlerden bahseder misin? Fotoğraf çekmek için düşsel mekanlar ararım. Hiç görmediğimiz ama görünce hep biliyormuşuz gibi gelen… Zamanı olmayan mekanlardır bunlar. Nerede olduğunu çıkaramayacağımız. Örneğin; Polonya’da yaptığım bir çekimi New York’ta sanabilirsin veya New York’ta çekerim Fransa zannedersin.
Mekanlar önemli ancak asıl önemli olan o mekanları yaratan hikayelerdir benim için. Bu yüzden hikayeye ve çektiğim kişiye odaklanırım.Kayıp mekanlar, zamansız karakterler, nostaljik giyim… Bu imgelerin hayatındaki yerini merak ediyorum.Geçmiş yaşantıların izlerini taşıyan mekanlar beni çok etkiler. ‘Eski’, yaşanmışlığı içinde barındırdığından benim için önemlidir. Bazı insanların baktıklarında hiçbir şey göremedikleri yerlerde, ben çok fazla şey görebiliyorum. Mekanın katmanları arasında gezinmeye çalışıyorum. Bu şekilde oraları kendi duygularıma katarken, kendi duygularımı da bu mekanlarda somutlaştırabiliyorum. Buralarda yaptığım çekimlerdeki kişiler başka hikayelerin kahramanları oluverirler. Hayatlarında hiç giyinmedikleri ve belki bir daha hiç giyinemeyecekleri nostaljik kıyafetlerin içindelerken garip bir gerilim de oluştururlar. Bu da fotoğraflarıma yansıyor zaten.
Bir sanatçı olarak kimlerden veya nerelerden beslenirsin? Julia Margaret Cameron, Bill Brandt, Jacques Henri Lartique gibi birçok fotoğrafçı bana ilham verir. Ama filmciler ve yazarlardan da ilham alırım. Yönetmenlerden Bergman, Kieslowski ve Tarkovsky. Sevdiğim filmlerin çoğunda diyaloglar pek azdır. Hepsi sanki pek çok fotoğraf karesinin arka arkaya sıralanmış hali gibidir. Sevdiğim yazarlar ise John Cheever, Alice Munro ve Mikhail Bulgakov’dur.
Gelecekte fotoğrafların aracılığıyla izleyiciye neler anlatacaksın?Samimiyetin ardındaki gizli gerilimi keşfetmeye devam edeceğim. Fotoğrafladıklarımla aramdaki çok katmanlı diyalogları, seçtiğim sinematografik imgeler aracılığıyla izleyiciyle paylaşacağım.