Mayıs 2010'da İtalya'da Bir Hafta - womenist.net 

Mayıs 2010'da İtalya'da Bir Hafta

“Venedik’e her gelişte şehir insana farklı bir benliğini, farklı bir düşünü yansıtır, adeta kendinize aynada bakıyormuşsunuz gibi.” Böyle diyor çağdaş romancı Erica Jong “Serenissima” adlı romanında, ben de katılıyorum bu sözlerine. Venedik’e ilk kez hevesli bir edebiyat öğrencisi iken gidip başka bir roman kahramanının, Thomas Mann’ın ünlü eseri “Venedik’te Ölüm”ün baş karakteri Gustav Von Aschenbach’ın izlerini sürmüştüm.

None Turistik bir geziden çok bir nevi edebi ziyaretti bu. Sonra Visconti’nin aynı adlı eserden uyarladığı opera tadındaki o müthiş filmi izledim ve bu çok yönlü şehre bir kez daha hayran oldum. Birkaç kez gezmeye gittim Venedik’e, bir seferinde yazın bir ay kaldım. Bu uzun ziyaret için bahanem modern edebiyat üzerine bir dizi konferansa katılmaktı. Ama benim için daha çok bir keşif gezisi oldu. Kendimi, şehri, Veneto bölgesini, aşkı, hayatı, biraz da edebiyatı keşfettim denebilir. Yıllar içinde bir-iki defa daha Venedik’e yolum düştü. Şehir beni asla hayal kırklığına uğratmadı, buradan hiç sıkılmadım veya bıkmadım.

Son olarak Venedik’e 14 yıl önce balayında gitmiştim. Yeni eşimin bu şehirden en az benim kadar keyif aldığını görmekten çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Kendisi artık bir koca olarak o kadar da yeni sayılmaz (!) ama tekrar Venedik’e gitme fikrini gündeme getirdiğimde pek bir heyecan duydu doğrusu. “Zamanı geldiydi” dedi. Sonuçta daha bir ay evvel ikimizin de çok sevdiği bir başka şehirde yıldönümümüzü kutlamıştık. Bu sefer köklere dönmeye karar verdik beraber.

None Venedik hiç 14 senede hiç değişmemiş. Hala çok güzel, hala büyüleyici, onca turiste rağmen. Bazı değişiklikler var tabii, çok daha güzel ve büyük bir havalanı yapmışlar mesela ve görmeyeli şehrin ana caddelerinde bir sürü sofistike mağaza türemiş. Florian’da 5 çayı hala önemli bir olay, yine canlı müzik var ve klasik parçalar eşliğinde çayınızı yudumluyorsunuz. Napoleon’un “Avrupa’nın en güzel oturma odası” diye tarif ettiği San Marco meydanında turist ve güvercin sayısı hiç azalmamış. Ayrıca Harry’s Bar’daki Bellini’lerin tadı hiç değişmemiş.

İnsanın Venedik’e her geldiğinde yapması şart olan bazı şeyler var. Her ne kadar klasik resimlere bayılmasam da Academia Müzesi’ndeki büyük ustalara bir selam çaktık mecburen. Oradan çıkıp Peggy Guggenheim’ın meşhur müzesine yürüdük. Müthiş bir modern sanat koleksiyoneri olan Peggy Hanım’ın topladığı eserlere ev sahipliği yapan bu güzel villa dünyada en sevdiğim ufak müzelerden biri. Aslında onun eviymiş de burası, sonradan müzeye dönüştürülmüş. Peggy Guggenheim hem Venedik’e aşıkmış hem de modern sanata… Ve o sanatı icra eden sanatçıların en ilginçlerinden bazıları ile aşk yaşamış kendisi.

None Müzenin bulunduğu semte de bayılıyorum. Dorsoduro sanat kokan, galerilerle dolu, aynı zamanda çılgın kalabalıklardan uzak düştüğü için sakin, aynı zamanda turistik olmaktan ziyade Venedikliler’in yaşam alanı olarak seçtikleri bir bölge. Bu nedenle burada yerel mutfağın güzel örneklerini sunan hoş lokantalar bulunuyor. Örneğin büyük kanala bakan tarafta nefis bir Guidecca (karşı ada) manzarasına sahip La Piscina’da nispeten turistik olmayan güzel bir yemek yiyebilirsiniz. Bu lokantanın bulunduğu bina La Calcina adında bir pansiyonu barındırıyor ve eskiden John Ruskin’in evi imiş. 1819-1900 tarihleri arasında yaşamış olan bir İngiliz sanat eleştirmeni, düşünür, şair ve ressamdı Ruskin. Sanat ve mimari üzerine yazdıkları kendi döneminde oldukça etkili olmuştur. “Venedik’in Taşları” adlı eseri ahlak ve mimari arasındaki ilişkiyi irdelerken bir yandan çok sevdiği bu şehre bir aşk mektubu niteliği taşır.

Venedik’te alışveriş biraz karışık bir iş. Eviniz için şık birşeyler bakıyorsanız, mesela cam obje gibi, veya bir sanat eserine veya antikaya yatırım yapmak niyetindeyseniz doğru yerdesiniz. Ama eğer benim gibi moda peşindeyseniz biraz şişeceksiniz diyebilirim. Belli başlı Avrupa markalarının burada şubesi var ama çeşit epey kısıtlı.

None Venedik’te yeme içme de biraz şaibeli. Feci turistik yerlerden kaçmak, ki çoğu Rialto köprüsünün civarında, ve gerçek Venedik mutfağını tatmak istiyorsanız önden biraz çalışıp araştırma yapmanız gerekecek. Yararlı bir öneri sunabilirim : San Marco Meydanı’na yakın bir ara sokaktaki Osteria Enoteca hem şirin bir atmosfere sahip hem de Venedik ve İtalyan mutfağından gayet hoş örnekler sunuyor ve şarap kavları hatırı sayılır miktarda çeşit içeriyor. Bu arada, Venedik yöresinin beyazları muhteşem ama kırmızılarında pek iş yok.

Otel seçimimizden çok memnun kaldık. Bauer büyük kanalın (Grand Canal) üstünde şehrin göbeğinde yer alıyor. Bütün çekim noktalarına çok yakın, yürüme mesafesinde : dükkanlar, lokantalar, San Marco, 2 muhteşem köprü (Rialto ve Academia). Fakat tabii “yakın” Venedik’te göreceli bir kavram. Ve işte Venedik’i sevmem için bir neden daha: Bu şehirde araba yok, yani her yer ayakla geziliyor ve çok yürünüyor. Biz motor taksilere (water taxi deniyor) çok az bindik. Aslında bunları kullanmak zevkli oluyor çünkü bir yerden diğerine giderken etrafı suyun üzerinden seyredebiliyorsunuz, ve görecek o kadar çok güzellik var ki! Suyun üzerinde yani kanallarda dolaşırken ve çevredeki adalara giderken kullanılabilecek vaporetto denen toplu taşıma araçları da var ama bu mevsimde turist istilasına uğruyorlar.

None Derler ki bütün yollar Roma’ya çıkar. Bu trendi izledik biz de ve hızlı trenle Venedik’ten Roma’ya geçtik. Roma benim için sepya renklere bulanmış bir güzellik. Eskilerin deyimiyle bu Sonsuz Şehri çok yıllar evvel ilk kez gördüğümde 3 Avrupa başkentini kapsayan bir geziye çıkmıştım : önce Londra, sonra Paris ve en sonunda Roma. Londra zaten çoktandır gözlerimi kamaştırıyordu, Paris iyiydi de bana biraz “olgun” gelmişti o yaşta, Roma; eh işte, eskiydi, tozluydu, pek de açmamıştı beni aslına bakarsanız. Ama sonra yıllar içinde yaşım ilerledikçe Roma’ya her gelişimde daha çok hoşuma gitmeye başladı. Belki diğer başkentler gibi şaaşalı görkemli değil Roma ama zaman bana onun kendine has hoşluklarını, Roma güneşinin pembe tonlarına boyadığı Roma’ya özgü soluk binaları çok sevmeyi öğretti.

Ve işte gene Roma’da olmaktan gayet memnundum. Bir seferinde Roma’da gezerken 11 Eylül olayı patlak verdi. Bundan 5 yıl sonraki Roma seyahati çok daha keyifliydi, aylardan Nisan’dı. İspanyol merdivenlerini rengarenkbahar çiçekleriyle dolu koskocaman çanaklarla bezemişlerdi, hava nefisti ve daha da iyisi herhangi bir uluslarası felaket patlak vermedi. Bu seferki Roma tatili de aynı şekilde olaysız ve zevkli geçti. Çiçek yoktu merdivenlerde, ama merdivenlerin önünde uzanan şık alışveriş caddesi Condotti de insana bol göz banyosu imkanı sunuyordu! Ve bizim Via Sistina üzerindeki otelimiz merdivenlere bir dakika uzaklıkta olduğundan kredi kartları açısından tehlikeli bir konumdaydık!

None Bu sefer Roma’da illa ki yapılması gereken şeylerden bazılarını yapmadık,  Mikelanj’ın süslediği tavanı görmek için Vatikan’daki Sistine Chapel’a gitmek, veya eski Roma harabelerini gezmek gibi… Anita Ekberg misali Trevi Çeşmesi’nde de yüzmedik, hani Fellini’nin çok ünlü başyapıtı “La Dolce Vita”da yer alan ve filmin kendisi kadar ünlü sahnedeki gibi… Bu film ki Roma’nın 1960lı yıllarda yeniden Avrupa’nın çekim merkezi olmasına ön ayak olmuş, buram buram İtalya kokan yepyeni bir modanın doğmasına yol açmış, ayrıca bir de dünyaya “paparazzi” deyimini kazandırmıştır. Söz filmlerden açılmışken, Audrey Hepburn’ü ve onun “Roma Tatili”ni unutmamak gerekir. 2. Dünya Savaşı sonrasında İtalyan turizminin patlamasına Hollywood’un en büyük katkılarından biri olan bu filmdeki kaçak prensesin peşinde yakışıklı gazeteci ile çıktığı Roma turunda yaptığı her bir şey bugün de Roma’ya ilk kez gelen her turist için aynen geçerlidir.

Bazı ilk seferde yapılması gerekenleri biz tekrar yaptık aslında. Mesela Capitoline Müzesi’ne gidip eski Romalılardan kalan en favori 3 eseri ziyaret ettik : ölmekte olan Galli savaşçının küçük ama mükemmel mermer heykeli, İmparator Marcus Aurelius’un at sırtındaki müthiş majestik bronz heykeli, ve Remus&Romulus’un dünya şirini heykeli… Efsaneye göre Roma’nın kurucuları olan bu ikizleri bir dişi kurt bulmuş ve büyütmüş, heykel de zaten kurtun ikiz bebekleri emzirmesini tasvir ediyor.

None Daha güncel sanat olaylarına gelince, şehrin merkezinde iki önemli meydanı (Popolo ve Venezia) birleştiren uzun Corso caddesinde bir müzede realist ekolünden Amerikalı ressam Edward Hopper’ın (1882-1967) eserlerinden oluşan bir sergiye rasgeldik. Ben Hopper’ın hem şehir hem kırsaldan yalnızlık ve dinginlik dolu yalın ama müthiş etkileyici güzel tablolarına hayranım öteden beri. Normalde New York’taki Whitney Müzesi’nde asılı duran başyapıtlarının çoğu bu sergiye gelmişti. Ama en ünlü eseri “Gecekuşları” maalesef Chicago’da sergilendiği müzeden Roma’ya getirilmemişti. Onun yerine resimdeki sahne gerçek insan boyutlarında bir maket haline getirilmiş şekilde serginin girişinde ziyaretçileri karşılıyordu. Bunun büyük ustaya çok hoş bir selam olduğunu düşündüm.

Venezia meydanında eski Roma harabelerine bakan bir başka müzede gene şansımız yaver gitti, bu sefer de 2 nesil Empresyonist ressamın doğa ile ilişkilerini irdeleyen harika bir sergi gezdik. Monet’in nilüferli tablolarından en güzel 3 tanesi Paris’teki Marmottan Müzesi’nden bu sergi için ödünç alınmıştı. Eski dostlara umulmadık yerlerde rastlamak pek hoş oluyor!

None Son olarak, İtalyan barok ressam Caravaggio’nun (1571-1610) (usta hızlı yaşayıp genç ölmüş) hakkında çok konuşulan sergisini gezme firsatını bulduk. Kimi sanat otoriteleri tarafından modern resmin babası olarak kabul edilen Caravaggio’yu eşsiz kılan en önemli özellik ışık ve gölgeyi dramatik biçimde kullanımıdır.

Roma’daki birkaç favorimden bahsetmeliyim : Julius Ceasar’ın MÖ 44 yılında Brütüs tarafından bıçaklanarak öldürüldüğü tapınağın kalıntıları (Torre Argentina) şimdilerde hem bir kedi sığınağı hem de tarihi alan. Orada bir sürü yakışıklı 4 ayaklı dostum var. Bir diğer favorim de Piazza Campo dei Fiori. Burası eski zamanlardan beri, ve günümüzde de, pazar yeri olarak kullanılan pek hoş bir meydan. Roma’nın en otantik köşelerinden biri denebilir. Bu arada, söylemeden geçemeyeceğim, ünlü filozof  Giordano Bruno 1600 yılında kiliseye aykırı düşen fikirlerinden dolayı bu meydanda cayır cayır yakılmış. Şimdi burada duran heykel ise hem onun hem de benzer nedenlerle kilisenin hışmına uğrayıp katledilen diğer düşünürlerin anısına dikilmiş.

None Campo dei Fiori’den çıkıp nehre doğru çıkarsanız bir taksi alıp Trastevere’ye yani Tiber nehrinin diğer kıyısına uzanmanızı öneririm. Burası eskiden beri değişik kültürleri ve onların değişik özelliklerini barındıran çok renkli bir semt olması ile tanınıyor. Ortaçağdan kalma dar sokaklarda dolanabilir, sonra kendinize Roma usulü pişirilmiş deniz mahsülleri ile güzel bir ziyafet çekebilirsiniz zira buranın lokantaları da çok meşhurdur. Kimisi fena halde turistik, bütün bölge öyle aslında, ama gene de Trastevere’nin ruhu ve sunduğu lezzetler sapasağlam duruyor.

“Roma’dayken Romalılar gibi yap.” Biz de bu sözü elimizden gldiğince uygulamaya çalıştık, en azından bir alanda : Çok eski zamanlardan beri Romalıların yeme içme olayını gerçek bir sanata dönüştürdükleri bilinir.  Son olarak sizinle bu seyahatte denediğimiz bazı lokantaları ve onlarla ilgili izlenimlerimi paylaşacağım :

None Museo-Atelier Canova Tadolini:
İspanyol merdivenlerinden Popolo Meydanı’na uzanan Babunio Caddesi’nde fevkalade orijinal bir lokanta olan Canova’nın dekorunu Tadolini ailesinin 4 nesillik heykel çalışmaları süslüyor. Yemekler mükemmel, şaraplar güzel.

Ristorante da Fortunato:
Eski Roma’dan kalan en iyi korunmuş ve en güzel monümanlardan biri olan Patheon’a 2 adım uzaklıkta tipik bir Roma lokantası. Deniz mahsülü ağırlıklı menü takdire şayan, servis çok iyi.

None Ristorante Al 34:
İspanyol merdivenlerine sırtınızı verdiğinizde önünüzde uzanan Via Condotti’ye girince ilk sağdaki sokak olan Via Mario de Fiori’nin üstündeki bu lokanta, Roma’ya özgü hatta tipik ötesi bir aile işletmesi. Hep çok dolu ve gürültülü, dekorasyon akıllara zarar kitsch’likte… Yani dünyanın 4 bir yanında kopyalanmaya çalışılan ve genelde becerilemeyn türün en otantik örneklerinden. Bana kalırsa mutlaka denmelisiniz, yemekler gayet güzel, ama servis için aynı şeyi söyleyemem çünkü garsonlar hizmet etmekten çok espri yapmayı seviyorlar! Kısacası ilginç ve lezzetli bir deneyim.

None Ristorante Alla Rampa:
İspanyol merdivenlerinin çok yakınındaki ufacık Mignanelli Meydanı’nda yine çok tipik bir Roma lokantası. Hem yemek hem servis mükemmel. Özellikle deniz mahsülleri ve risotto’su çok başarılı. Ambiyans da sevimli.

Recafe:
Piazza Augusto Imperatore’de hoş bir kafe/restoran. 2 kişilik servis edilen Floransa usulü eti denemelisiniz. Tipik yerel lokantalara göre çok daha modern bir havada, öğlen için ideal.

None Ristorante Gusto:
Yine Piazza Augusto Imperatore’de “in” bir restoran. Öğlen veya akşam hoş bir ambiyansta piza vs atıştırmak isteyenlere.

Alfredo’s:
Burası da Piazza Augusto Imperatore’de, ama modernden ziyade gerçek bir Roma klasiği. İlk sahibi Alfredo’nun teee 1914’de yarattığı meşhur fettucine’si hala ilk günkü kadar lezzetli. Gürültücü turistlere ve masanıza gelen kakafonik müzisyenlere (Türkçe bile söylüyorlar, maalesef!) aldırmazsanız harika bir yemek yersiniz.

None Osteria Margutto:
Her daim kalabalık alışveriş caddesi Babunio’ya paralel sakin ve şık ve artistik (çok hoş galerilar var) Margutto’da yer alıyor. Ufak ve rafine bu lokanta, samimi bir öğlen veya akşam yemeği için biçilmiş kaftan. Federico Fellini sağlığında bu sokakta otururdu, yani ruhuna kadeh kaldırabilirsiniz.

Herkese harika bir yaz diliyorum.

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!