Gece başlıyorum genellikle gerçekten yazmaya. Şuraya da gidin bunu da görün anekdotlarından bahsetmiyorum. Onlar merakımın çiçekleri. Tiyatro derslerinde ya da psikolog koltuğunda sorulur ya. Anlat bana. O telden gidiyorum.
Mekan fark etmiyor öyle zamanlarda. Etrafımda dans eden insanlar olsa, ya da Tamirane’nin köşesine tünemişim, önümde yarım kalmış bonfileyle. Eğer ki kelimeler aklımdan geçiyorsa, yanımda Brad Pitt otursa koymaz umruma. Unuturum. Bir gece öncesinin pişmanlıklarını, garsonun az önce getirdiği Caipirinha’yı, kurumaya yüz tutmuş ekmek dilimlerini. Seni.
Çok da güzel olur unuttukça anlatmak seni.
MuktedirSahne Bir: Odanın karşısında dikkatimi çekti. Yürüyüşü önce. Elleri ceplerinde, kendine güvenli.
İkinci fark edişim. Etrafta dolaşıyor. Duvarda sanat eserleri, gözleri bende.
Sonrakindeyiz. Kapının önü. Onun elinde sigara, benimkinde leblebi paketi. Bağımlılıklarımız kendini gösterdi. Beş dakika ekle. Yanımda. Sıradan günlerin, basit konuşmaları. Hoşuma gitti. Gözlerinde delilikle ilgi arasında bakış, sesi midemin içine kadar işledi. Son kararım. Gelip geçici değil, ben bu adamı beğendim.
Sahne iki: Geceyarısı. Elbette prens de kurbağa oldu. Ağzında içkinin kalıntıları, bedeninde başka kadınların elleri. Uzak duruyorum. Mor ışıkların altında keyfim kaderimde.
Sahne üç: Sokak. Sırtımda ürperti hissi. Arkama dönüyorum. Korkuyla değil, merakla. Önce algılamıyor beynim. Tepki iki dakika sonra. Kahretsin! En boktan halimle komşu ziyaretine gidecektim. Naber. İyidir. Burda mı oturuyorsun. Yok, arkadaşa geldim. Görüşürüz. Tamam. An da, gece de geçip gidiyor.
Sahne dört: Bir adam. Yanımda. Dinliyorum. Kibarlıktan. Sigara içilen oda. Koltukta beş on kişi. Herkesin kulağında DJ’in seti. Bir kez daha. Beklemediğim anda. Karşımda. Aynı adam. Aynı merak. Aynı acaba.
Sahne beş: Dudaklarından çıkan duman burnuna doluyor. Lanet olsun!