Kopenhag 2009 - womenist.net 

Kopenhag 2009

William Shakespeare’in “Danimarka Prensi Hamlet” adlı oyununun anti-kahramanı Hamlet kararsızlığı ile meşhurdur. Bendeniz asla bu illetten muzdarip değilim, hatta tam tersini iddia edebilirim: Şipşak kararlar verip uygulamayı pek severim oldum olası!

None Geçen yıl evlilik yıldönümümüzde nereye gitsek diye düşünmeye başladıktan 10 dakika sonra Kopenhag kararını vermiştim bile. İkimiz de hiç gitmemiştik ve bir-iki yıl önceki İskandinavya gezimizde yolumuz oraya düşmemişti. İşte şimdi gidip görmek için güzel bir bahanemiz vardı.

İtiraf etmeliyim ki bu Viking ülkesi hakkında fazla fikir sahibi değildim. Shakespeare’in başyapıtını saymazsak tabii. Oyunun bir yerinde Hamlet ülkesi için “Danimarka bir hapishane!” der. Bir başka yerde de “Danimarka Devleti’nde yozlaşmış birşeyler var.” diye buyurur. Sanırım tamamen politik anlamda çürümüşlükten söz ediyor prensimiz çünkü Danimarka aslında pek hoş bir yer, başkent Kopenhag da pek güzel bir şehir. Bir de oradaki ufak denizkızı heykelinden haberim vardı ve çocukken Hans Christian Andersen’in (Kendisi Kopenhaglı’dır.) Bu heykele ilham veren acıklı öyküsünü sayısız defalar okuyup gözyaşı dökmüştüm. (Bu arada, Allah aşkına birisi bana şunu açıklayabilir mi, neden bütün bu sözde peri masalları ya fena halde acıklıdır ya da fena halde korkunç, ve çoğunun sonları hiç de mutlu falan değildir??? Bu masallardaki açık seçik Freudyen temaların nedenini hep merak etmişimdir, yazanların hafif hasta ruhlu olduklarını düşünerekten… Hedef kitlesi her nedense çocuklar olan bu depresif hikayelerin kökeninde acaba coğrafya, veya iklim, olabilir mi, çünkü sonuçta Kuzey Avrupa yılın büyük bir bölümünde pek de iç açıcı bir yer değil ve sizi bilmem ama, hava şartları benim ruh halimi birebir etkiliyor. Yani bırakın aylarca güneşi görmemeyi, 2 gün üstüste hava kapalı olduğunda bunalıma giriyorum. Demek istediğim, Andersen ve diğerleri belki de kış bunalımına girip girip de bu masalları kaleme aldılar. Ama neden bizleri de üstelik etki altında kalmaya en müsait olduğumuz yaşlarda bunalttılar, hiç bilmiyorum!) (Aslında dalga geçiyorum birazcık!)

Daha gidip görmeden Danimarka ile ilgili fevkalade yakından bildiğim bir şey daha var; o da Georg Jensen markası. Bunlar fevkalade modernist çizgilerde gümüş ve altın takılar ve ev aksesuarları yaparlar. Yıllar evvel kendi yıldönümlerinden birinde babam (ki onun abartıdan uzak modern bauhaus stiline olan hayranlığı bir şekilde bana da sirayet etmiştir) anneme bir Jensen kol saati hediye etti. Ben saate aşık oldum ve ilk fırsatta el koydum. Çok sonraları kendi Jensen saatime sahip oldum ama ilk göz ağrımı geri vermedim tabii, hala da gururla takıyorum. Jensen’in İstanbul’da 2 satış noktası var ama doğal olarak Kopenhag’ın göbeğindeki ana mağazada inanılmaz çok çeşit var. Nerdeyse uçaktan iner inmez oraya koşturdum. Hani şu Vikingler’in gemilere doluşup sağa sola gidip gittikleri yerleri talan etmeleri vardır ya, onlara benzedi benim Jensen seferim de.

None Söz Vikingler’e gelmişken, onların belli aralıklarla yaptıkları İrlanda çıkartmalarının ırzına geçilip soyup soğana çevirilen İrlanda halkına hiç de reva olmadığını düşünürdüm. Ama görünüşe bakılırsa bu seferlerden sadece mağdur taraf etkilenmemiş. Danimarkalılar da İrlandalıların “pub” geleneğini pek bir benimsemişler. Ayrıca Danimarkalılar astığı astık, kestiği kestik atalarına hiç benzemiyorlar. Belki de canayakınlıklarını İrlandalı genlerine borçlulardır, kimbilir! Gerçekten de çok sevimli, yardımsever, medeni ve hoş insanlar (en azından Kopenhag’lılar öyle). Bu arada bir de ufak bir tarihi not düşeyim sırası gelmişken: Bizim İstanbul, Vikingler’e yabancı değil. Bizans döneminde imparatoru Varangian mangası yani bir grup Viking savaşçı korurdu. Oradan bir akrabalık var yani. Ayrıca, bizim Lazlarımızın soyunun Viking’lere dayandığı söylenir. Ben tarihçilerin yalancısıyım.

Her neyse, bu seyahatte sadece yerliler değil hava da yüzümüze güldü. 4 gün boyunca sıcacık bir bahar havası yaşadık. O güzel havada aslında hep dışarda olmak vardı. Şehir buna gayet müsait ama ne yaptım ettim araya önceden gündeme aldığım 2 müze ziyaretini de sıkıştırdım. Birincisi Danimarka Ulusal Müzesi idi. Burada daha çok Danimarka resim sanatından örnekler mevcut. Fakat enternasyonel sanat ihmal edilmemiş, gayet eli yüzü düzgün bir koleksiyon sergileniyor. Müze ana arterlerden biraz uzakta olsa da öyle güzel bir park içine yapılmış ki gitmeye değer bulduk. Diğer müze şehir merkezinde, meşhur Tivoli bahçelerinin hemen yakınındaki Glyptotek idi. Buranın avlusunu ve insana huzur veren güzellikteki kış bahçesini unutamıyorum.

None Müzenin ana sponsoru Carlsberg Vakfı (hani şu biracılar) Eski Mısır koleksiyonu ile Akdeniz medeniyetlerine ayrılmış olan bölümü özellikle hoşumuza gitti. 19. ve 20. yüzyıl resim sanatından güzel örnekler de gördük, hele eski dostumuz Gaugin ile burun buruna gelince pek sevindik. Aslında bu bir sürpriz olmamalıydı, çünkü kısa bir süre burada yaşadığını biliyoruz. (Feci bir Danimarka kışında adamcağızın bir tarafları donmuş.) Hemen sonrasında tası tarağı toplayıp Danimarkalı eşi ve ondan olma çocuklarını bırakıp sıcacık Tahiti’ye tüymüş. Ne diyeyim, ben de soğuktan hiç hazetmediğimden kendisini pek suçlayamıyorum doğrusu. Ama tabii kader yakasını bırakmamış, bu terketmenin bedelini ağır ödemiş : frengiye yakalanıp adalarda ölmüş. Hayat işte. (Aslında belki mutlu öldü, bilemeyiz ki!)

Ana arterlerden uzak dedik ya, zavallı küçük denizkızı da limanın uzak bir köşesinde gözlerini ufuğa dikmiş öylesine yapayalnız oturuyor. İyi birer turist olarak kendisini ziyaret edip saygılarımızı sunduk. Başka turistik bir şey daha yapıp fena halde kitsch ama bir o kadar da şirin Tivoli bahçelerinde öğlen yemeği yedik. Burası aslında bildiğiniz parktan ziyade bir panayır alanı. Bir sürü pavyonlar, kafeler, lokantalar, oyun alanları, hediyelik ıvır zıvır satan dükkanlarla dolu. Şehrin başka yerlerinde daha güzel parklar var ve bunlara imrenerek baktık, keşke İstanbul’da da olsa diye iç geçirerekten.

Birkaç akşam, yemeğe Nyhaven denen yere gittik. Burası ufak bir kanalın yanına kurulu bir yaya caddesi, boydan boya deniz mahsülü üzerine çeşitlemeler sunan bar ve lokantalarla çevrili. Beyaz gecelerin ülkesinde olduğumuzdan geceler kısa, gündüzler uzundu ve güneş vardı. O nedenle henüz nisan ayında olmamıza rağmen hep dışarda, sokakta yedik. Hava şansımıza öyle ılıktı ki güneş akşam 9’da batana kadar lokantaların dışarılara yerleştirdiği ısıtıcılara gereksinim duyulmuyordu.

Şehrin kalbinde yer alan yaya alışveriş bölgesi Stroget de hem alışveriş hem de yeme-içme konusunda zengin seçeneklere sahip. Her türlü bütçeye göre birşeyler var. İster H&M deyin ister Hermes, hepsi var burada. Ben özellikle Londra’dakilerle rahatlıkla aşık atabilecek nitelikteki büyük mağazaları pek beğendim. Hele ki ev eşyası/aksesuarı bölümlerini: Şu ünlü Danimarka tasarımları her yerde önünüze çıkıyor ve ben yalın çizgilerine, basit ama elegan tarzlarına bayıldım. Bence ev için en güzel dükkan olan İllum’a tekerlek takıp eve taşımak isterdim, mesela.

None Şehir dışına da çıktık, yerlilerin Danimarka’nın Rivyerası dedikleri bölgeye uzandık. Eh, deniz var, bir nevi plajları da var ama bir Akdeniz aşığı olarak buralara Rivyera diyemeyeceğim şahsen. Yine de kendi içinde çok hoş bir bölge burası, bakımlı ve güzel evler, bahçeler, manzaralar, Kuzey’den beklemediğim kadar yeşil sahiller gayet çekici görünüyor. Bizim bu deniz kenarındaki banliyölere gitmemizin nedeni Louisiana diye harikulade bir modern sanat müzesini ziyaret etmekti. Aslında kalıcı koleksiyonları pek öyle kayda değer sayılmaz. Bir-iki iyi Warhol ve Lichtenstein’ın ve bir adet Picasso’nun dışında, fakat tesadüfe bakın ki müze o sırada nefis bir sergiye ev sahipliği yapıyordu : eski Dadaist-sonradan Sürrealist Max Ernst’in uzun ve verimli kariyerinin tümünü kapsayan ve bize “İyi ki onca yolu tepip gelmişiz.” dedirten bir sergiydi bu. Esas güzellik ise müzenin kendisiydi. Dışardan bakınca güzel, geleneksel bir çiftlik evini andırıyor. İçerisi ise tamamen modern bir mimariye ve tasarıma sahip. Hele bahçeleri parmak ısırtacak güzellikte. Koskocaman yemyeşil bir bahçe düşünün, sarp kayaların üstünden ta denize kadar iniyor. Her yerine modern heykel sanatının en çarpıcı örneklerinde serpiştirilmiş: Henry Moore’dan Calder’e, Miro’ya kadar kimi isterseniz var. Çok güzeldi gerçekten.

None Kronborg da eşit derecede güzeldi. Burası Hamlet’in Şatosu diye biliniyor ancak esas Hamlet öyküsü 13. yüzyıldan kaynaklandığından ve şato 16. yüzyılda (yani Shakespeare’in devrinde) yapıldığından oyundaki Hamlet ile (ki eğer o eski hikaye gerçekse ve böyle bir Prens yaşadıysa) uzak yakın alakası olamaz tabii ki. Durum şudur, bu şato ilk yapıldığında gören gezginler İngiltere’ye döndüklerinde ihtişamını anlata anlata bitirememişler ve Londralı oyuncu/yazar Shakespeare Bey’in de hayalgücü fazlasıyla geniş olduğundan bu hikayeden epey etkilenmiş ve başyapıtını yazmış. Yani en azından bu şatonun güzelliği şairlerin şairine ilham vermiş. Kulaktan kulağa söylentiler sayesinde bile olsa. Hep derim; “Dedikodu bazen gayet yararlı olabiliyor!”

Kronborg, veya diğer adıyla Helsinborg, aynı zamanda resmen gözünü İsveç’e dikmiş pek şirin bir sahil kasabası. İsveç’in Malmö şehrini karşı kıyıda çıplak göle görebiliyorsunuz. Şato ise dramatik bir coğrafyaya oturmuş, biraz kasvetli ama bir o kadar da majestik, büyük ve etkileyici bir yapı. Kopenhag’a yolunuz düşerse kaçırmayın derim. Trenle gidip gelmek sadece birkaç saatinizi alıyor.

Sonuçta değişik bir yerde uzun bir hafta sonu geçirmek isteyenlere ve Kuzey’in aydınlık yüzünü merak edenlere Kopenhag’ı şiddetle öneriyorum.

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!