Paris'te Sonbahar yaprakları ve biraz da Belçika! - womenist.net 

Paris'te Sonbahar yaprakları ve biraz da Belçika!

"Paris'e gitmek her zaman iyi fikirdir." – "Sabrina" filminden.

None Sonbahar genelde hüzünlü ve içe dönük bir havada geçer, ama Paris’te durum böyle değil. Sonbaharda Paris’in yüzü bazı diğer büyük şehirlerde olduğu gibi asılmıyor. Etrafı melankoli yerine yeni sezonun heyecanı sarıyor. Herkes pilleri bir güzel şarj ettiği yaz tatilinden yeni dönmüş oluyor, bu yüzden heryerde şıkır şıkır taptaze bir beklenti havası hakim. Sanat ve moda dünyası yepyeni güzellikleri sunmaya hazırlanıyor. Normalde insana doğadaki tüm canlıların yaşam döngüsünün kısalığını hatırlatan sonbahar yaprakları bile Paris’in çekiciliğine çekicilik katıyorlar. Üstelik bu ziyaretimizde hava Eylül’den ziyade Mayıs’ı andırıyordu ve pek öyle bunalım yapacak bir ortam yoktu. Tabii maalesef bu pozitif ruh hali bırakın bütün bir kış boyu sürmeyi, eve dönüşte uzun uçak seferinde bile negatife dönüşebiliyor ama en azından Eylül’de Paris’te geçirilen bir hafta boyunca benim gibi doğuştan karamsar birinin dahi yüzünden gülümseme eksik olmadı.

None Her zamanki gibi, biraz da alışkanlıktan, yine tercihimizi şehrin batı kıyısında St. Germain’de konaklamaktan yana yaptık. Ben bu semtin çok rahat ama bir o kadar da sapına kadar Parizyen havasına bayılıyorum. Işıklar Şehri’nin diğer kıyısını ziyaret etmek gayet keyifli. Özellikle ilk gidilen kentlerde olduğu gibi turistik birtakım etkinlikler yapmaya kendimizi mecbur hissetmediğimizden, daha çok St. Germain ve civarında vakit geçirdik. Güzel havanın tadını çıkardık, semtin ünlü bulvarının, sanat galerilerinin, cafe’lerinin, mağazalarının keyfini doyasıya yaşadık.

None Sanat demişken: bu seyahat için ev ödevimi yaparken Grand Palais’de müthiş bir retrospektif Monet sergisinin başladığını gördüm ama gel gör ki tam bizim Paris’ten ayrılacağımız gün açılış yapacaklardı. Ben de kalacağımız otelin konsiyerjinden o sabah için bize bilet ayarlamasını rica ettim. İyi ki de öyle yapmışım çünkü sergi gerçekten inanılmazdı. İlgileniyorsanız lütfen tıklayın : http://www.monet-giverny-normandy.com/monet-at-the-grand-palais-paris-2010/


Dediğim gibi Monet sergisi muazzam bir görsel şölendi. Şölen deyince de geldik yeme- içmeye. O işler Paris’te her zaman zevklidir bilirsiniz. Bu seyahatte hoşumuza giden bazı restoranları sizinle paylaşmak isterim :

None Germain
Batı Yakası’nın kalbindeki hareketli Buci sokağında hoş ve yeni bir cafe/restoran. Kendileri aynı zamanda Paris’in yeme-içme piyasasını ele geçirmiş gibi görünen Costes grubuna aittir. Müşteriler havalı, yemekler fena değil. Zaten ününü menüsüne değil restoranın içindeki kocaman bir etek giymiş devasa sapsarı kadın heykeline nam-ı diğer Sophie’ye borçlu. Bu da Paris’in en sanatsal takılan semtine pek yaraşıyor.

None L’avenue
Yine Costes grubunun bir incisi. Marka istilasından sersemlemiş, şıklıktan yıkılan Avenue Montaigne’de, aslında çok da aşırı bir fevkaladeliği olmayan fakat her nedense şu sıralar özellikle öğlenleri Paris’in en ama en “in” lokantası. Yemekler güzel, ambiyans yıkılıyor. Görmek&görülmek isteyenlere Pazar brunch’ını şiddetle tavsiye ediyorum, ama sakın rezervasyon yapmadan gitmeyin açıkta kalırsınız. Bizim becerikli konsiyerjimiz bir hafta önceden yer ayırttıydı.

None La Societe
Bıktınız biliyorum ama bu da bir Costes işletmesi işte! Ve burası bugünlerde St. Germain’in en havalı mekanlarının arasında sayılıyor. Ünlü Cafe Les Deux Magots ile Louis Vuitton mağazasının hemen yanında yer alıyor. Benim gibi şık ve modern ama kasıntı olmayan ortamlarda leziz yemekler yemeği seviyorsanız hoşunuza gidecektir, ama unutmayın ki rezervasyon şart. (bu arada, bu sefer gitmedik ama benim Paris’te en sevdiğim yerlerden biri olan Pompidou Centre’ın tepesindeki Georges adlı lokanta da bu gruba ait…size önerim, güneş batarken gidin, içkinizi yudumlarken Paris semalarına akşamın çökmesini izleyin çünkü restoranın terasından nefis bir şehir manzarası var...yemekler de gayet güzel!)

None Ralph’s
Costes’den bir soluk alıp azıcık uzaklaşalım…Ralph Lauren geçtiğimiz aylarda St. Germain bulvarında eski bir konağı baştan aşağıya restore edip yepyeni büyük bir mağaza açtı. Burada daha çok koleksiyonun ağır parçaları ve binici giysileri sergileniyor, ama zaten bence esas atraksiyon kıyafetler değil lokanta. Adını ünlü tasarımcının ta kendisinden alan bu şık lokanta anında “hit” olmuş vaziyette, hem Parisliler hem de Paris’i sevenler burayı kısa zamanda pek benimsediler. Güzel havalarda Texas-Meksika hattında zengin bir toprak ağasının “hacienda” tipi malikanesini andıran avlusunda servis yapılıyor, ayrıca tabii içeride de yine aynı havanın hakim olduğu bir restoran var. Yemekler hakikaten çok güzel, klasik Amerikan steakhouse konseptini rafine edip daha Avrupai bir tarzda sunuyorlar. Listedeki en güzel şaraplar ise ünlü yönetmen Francis Ford Coppola’nın Kaliforniya’daki bağlarından geliyor. Burayı kesinlikle tavsiye ediyorum ve yine aynı küçük uyarıyı fısıldıyorum kulağınıza : en az bir hafta evvelden rezervasyon yapın!

None Le Village
Döndük geldik gene bir Costes işletmesine. Burası Paris’in şıklığıyla ünlü bir başka caddesinde, Madeleine mabedini Concorde meydanına bağlayan Rue Royale’de hemen Chanel’in yanındaki ufak avluda bulunuyor. Rue St. Honore’ye ve butiklerine çok yakın olduğundan Le Village öğlenleri buralarda alışverişe çıkanlara pek bir hitap ediyor, çok kalabalık oluyor. Öğlenleri rezervasyion almıyorlar o yüzden masa için beklemeniz gerekebilir, ama isterseniz yer açılana kadar komşu mağazada zaman öldürebilirsiniz…tabii kredi kartınızı fazla çalıştırmamak kaydıyla! Ama eğer çok açsanız veya aceleniz varsa yolun hemen karşısında ünlü pastane/cafe Laduree var. Burası bir başka Paris klasiği, öğlen için harika salataları var fakat esas makaronları dünyaca ünlü. Tatmadan geçmeyin derim.

None Le Procope
Tipik bir Paris işletmesi, ve hatta Paris’in ilk cafe’si. St. Germain’de Rue de L’Ancienne Comedie’de yer alan Procope, teeee 1686’da kurulmuş ve halen ilk günkü kadar başarılı. Demek ki bazı şehirler öz değerlerini yüzyıllarca koruyabiliyorlar, deyip devam ediyoruz: derler ki Fransız İhtilalinin mimarları burada buluşur, hem yer içer hem de fikir alışverişinde bulunurlardı. Fransızların işle eğlenceyi böyle güzel harmanlamalarına bayılıyorum doğrusu. Voltaire, Robespierre, Balzac, Verlaine, Victor Hugo, Napeleon Bonaparte, George Sand, Oscar Wilde…işte Procope’un zarif atmosferini soluyarak yemek yemiş bazı ünlüler. Bu tarihi restoranın menüsü geleneksel Fransız mutfağının en güzel örneklerini içeriyor. Hep dolu ama servis hiç aksamıyor ve klasik dekor insanı alıp eskilere götürüyor.

None Biz bu yerlerin herbirinden çok keyif aldık, fakat hep dediğim gibi, bunların hiçbirini yapmayabilirsiniz, onun yerine peynirli jambonlu kocaman bagetinizi ve içeceğinizi alıp Seine nehri kenarında kestane ağaçlarıyla dolu bir parka gidip bir banka kurulabilir, kuş cıvıltıları eşliğinde kendinize ufak bir ziyafet çekebilirsiniz, böylece çok ama çok mutlu da olabilirsiniz – herşey sizin tavrınıza bağlı! Hele ki Paris’te…burası herhalde gezegenin en “tavırlı” şehri olmalı!

None Ve şimdi Belçika’ya gelmiş bulunuyoruz. Bu ülkeyi en son çeyrek asır önce ziyaret ettiğimde gencecik bir öğrenciydim. Nedense içimden hiç tekrar gitmek gelmedi. Bu seyahati planlarken bari bu sefer o tarafa da bir uzanalım dedik, sonuçta Brüksel Paris’ten trenle sadece 1 saat 20 dakika uzaklıkta. Fena da etmemişiz: her yere hakim bürokrasi havasını gözardı edebilirseniz Brüksel fena bir yer sayılmaz. Şehrin tarihi bölgesindeki ünlü Grand Place yani eski şehir meydanı cicili bicili ortaçağ mimarisiyle türünün gayet çekici bir örneği sayılır ama aslında başka Avrupa başkentlerine kıyasla Brüksel’in oldukça pejmürde bir havası var denebilir. Belki de Paris’ten geldiğimiz için gözümüze öyle eski püskü ve ihmal edilmiş gibi gözüktü, kimbilir.

None Brüksel’de ilginç bir-iki yeme içme deneyimimiz oldu, eh ne de olsa burası dünyanın gastronomi merkezlerinden biri sayılıyor. Önce Comme Chez Soi adlı lokantadan bahsedeyim. Şimdi, burası dünyaca ünlü bir gurme lokantası. Bana sorarsanız dekoru hoş, gerisi boş derim. Eh, bu art nouveau dekoru da başka yerlerde çok daha ucuza bulabilirsiniz: Mesela, New York’taki Metropolitan Müzesi’ndeki art nouveau odalarına gidin (müzeye giriş ücreti en fazla 10 dolar) veya Paris’te D’orsay müzesine buyurun, 1900’lü yılların başında Avrupa’ya hakim olan ve benim bayıldığım bu sanat ve mimari akımının en güzel örneklerinden bazılarını bir güzel görün, üstelik Comme Chez Soi’daki gibi cebiniz boşalmadan.

None Anladık çok kazık bir yer, peki yemek nasıldı, diyeceksiniz. Şöyle diyeyim, ana yemek balıklı köpük müydü yoksa köpüklü balık mıydı bir türlü çözemedik. Ama biz eğlendik doğrusu. Gelen yemeklere güldük geçtik, açlığımızı bastırmak için bir dolu ekmek yedik, biraz şarap içtik, olur böyle vakalar dedik ve keyfimizi bozmadık. Tabii unutmayın ki ben gurman filan değilim, ve “slow dining” (yavaş ve uzun yemek) konseptine karşı olmasam da çok bayıldığımı iddia edemem. O nedenle hasbel kader kendini ünlü bir şefin maharetlerine teslim etmiş bu tip bir lokantaya gitmiş isem tek yapabildiğim sunulan değişik lezzetleri ilginç bir deneyim şeklinde değerlendirip ambiyansın keyfini çıkarmak oluyor.

None Dediğim gibi Brüksel gurme tarzıyla ünlü bir şehir. O kadar uçlara gitmeden gurme deneyimi yaşamanız mümkün burada. Örneğin Bocconi adlı lokantada gayet hoş bir akşam geçirdik. Burası Grand Place’a (dolayısıyla otelimize) çok yakın şık ve kaliteli bir İtalyan lokantası. “Smart-casual” diye nitelendirilebilecek, hem Brüksel halkının hem de yabancıların rağbet ettiği bir yer. Rafine bir menüsü var, çünkü geleneksel İtalyan mutfağını deniz mahsülü ağırlıklı Belçika lezzetleriyle füzyon yapmışlar ve sonuç benim özellikle hoşuma gitti. Modern ve şık bir ortamda güzel yemek yiyorsunuz, üstelik bir servet ödemiyorsunuz.

None Brüksel’in tek çekici yanı gurme lokantaları değil elbette. Avrupa Birliği’nin başkentinde çok güzel müzeler var. Aralarında en etkileyici olanı birkaç müzeyi bünyesinde barındıran Güzel Sanatlar Merkezi. Biz buradaki Rene Magritte Müzesi ile Eski&Yeni Sanatlar Müzesi’ni gezdik. Sürrealist ressam Magritte’in (1898-1967) sizi içine doğru çeken, gizemli, ironik ve bir o kadar da absurd tarzına oldum olası hayranımdır, o nedenle kendisi adına yapılmış olan müzeyi büyük bir zevkle gezdim. Modern Sanat Müzesi’nde .çok yakında ilginç bir sergi başlayacaktı ve biz maalesef bunu kaçırdık, eğer şu sıralar Brüksel’e yolunuz düşerse bari siz kaçırmayın derim : Delacroix’dan Kandinsky’e Avrupa’da Oryentalizm. Batı’nın Doğu’ya hafif fantastik bir açıdan bakıp uzak ve egzotik bir 1001 geceler diyarı olarak yorumlaması hep ilgimi çekmiştir, oryentalist ressamların eserleri bu görüşümü perçinleştirir niteliktedir, sizin de ilginizi çekebilir :http://www.fine-arts-museum.be/site/EN/frames/F_expo.html

None Müzenin klasik resim sanatına ayrılmış bölümünde 15-18 yy Avrupa resmi gayet güzel temsil ediliyor. Benim için burada 3 kayda değer durum vardı : 1, Jacques Louis David’in Marat’nın ölümünü betimlediği o harika realist eser (kralcı bir kadın katil tarafından kendi evinin banyo küvetinde bıçaklanarak öldürülen Marat, Fransız İhtilali’nin liderlerinen biriydi), 2, Rembrant’tan nefis bir portre, 3, Baba-oğul Breughel’lere ayrılmış kocaman bir bölüm – ben kendilerini sürrealistlerin atası olarak görürüm ve zamanlarının çok ötesinde olan vizyonlarına hayranımdır (16. yy sonu-17. yy başına aittirler aslında). Rubens’i sevenler için (ben pek bayılmam) koskoca bir salon dolusu eser mevcut, ayrıca.

None Şunu da bahsetmeden geçmeyelim, Brüksel meraklısı için (ben değilim!) sıradışı müzeler cenneti diyebiliriz. Bu müzelerin arasında oyuncaklara, çikolotaya ve çizgi roman kahramanlarına (unutmamalıyız ki Tenten’in yaratıcısı Herge adıyla bilinen Belçikalı bir sanatçı idi) ayrılmış olanlar mevcuttur.

None Brüksel’de bol miktarda art nouveau tarzında mimari şaheserler içeren mahalleler var. Çoğu ilk yapıldığında (20. yy başlarında) banliyö olarak tasarlanmış ama zaman içinde şehrin parçası haline gelip kimlik değiştirmişler. En ünlüleri Avenue Louis ve çevresi (ki burası ünlü uluslar arası markaların mağazalarının bulunduğu pek kibar bir semt günümüzde), Saint-Gilles ve Maroles oluyor. Buraları gezmek için rehberli turlara katılabilir veya bizim yaptığımız gibi haritadan takip ederek gezebilirsiniz. Sanat ve mimari düşkünü herkese bu geziyi öneriyorum. Ghent doğumlu ünlü mimar Victor Horta (1861-1947) şehrin her yerine imzasını atmış. Şehirdeki en güzel art nouveau binaların çoğu, ki aralarında Comme Chez Soi’yı barındıran yapı da var, onun elinden çıkma.

None Bir de günübirliğine Bruges’e uzandık. Bu şirin Ortaçağ kenti Brüksel’e trenle bir saat uzaklıkta. Çok iyi korunmuş burası, adeta Amsterdam’ın ufak bir versiyonu gibi kanallarla süslü hoş bir yer. Ancak itiraf etmeliyim ki bunca yıldır Avrupa’da gezince insan şöyle bir sonuca varıyor : bir süre sonra bu Ortaçağ kentleri birbirine benzemeye başlıyor. Tamam, bölgesel farklılıklar var elbette (mesela Güney’dekiler genelde bir tepenin üzerinde kurulmuş oluyor, Kuzedekiler de bir nehrin 2 yakasına) ve hepsinin kendine özgü birtakım özellikleri var (Bruges’dekiler: dokuma ürünleri, dantel, çikolotanın her şekli). Ama sonuçta işte insana deja vu hissi geliyor! Veya ben öyle hisseder oldum. Ama sizi yanıltmayayım sakın, buralarda her seferinde çok iyi vakit geçiriyorum: hele ki de hepsinde bol miktarda bulunan hediyelik eşya dükkanlarında! İnanmazsanız eşime bir sorun!

Her neyse, tüm bunlardan sonra bir itirafta bulunayım, gene kalbimin bir parçasını Paris’te bırakıp döndüm. C’est la vie!

---gallery---Foto Galeri için tıklayın!---/gallery---

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!