Sevgili Dostlar - womenist.net 

Sevgili Dostlar

Akdeniz’deki adaların belki de en güzeli ve en büyüleyici olanı Sicilya’ya gidebilmek benim her zaman rüyamdı...

None Syracuse’a yaptığımız gezi ise zevkli geçti. Burası, büyükçe bir limanı olan eski şehri barındıran bir komşu ada. İlginç anıtların ve iyi balık lokantalarının olduğu bu uykulu şehir en çok Işık’ı heyecanlandırdı. Çünkü, Syracuse mezun olduğu okulun memleketi. Neredeyse onüç yıllık evliliğimizde ilk defa onu kendine o adi hediyelik eşyalardan alırken izledim. Ben bunu hep yapardım, fakat o asla yapmazdı. Sanırım her şeyin bir ilki var. Grek dönemi kalıntılarının bulunduğu Syracuse’un eski kısımları açık bir arkeolojik parka dönüştüğü için çok hoş yerler. İşte zor bir yürüyüş daha, ama buna değer!

Daha sonra Sicilya’dan ayrıldık. Kalbimi orada bıraktım mı? Evet bıraktım, Taormina’da... Bir gün oraya tekrar gitmek isterim. Taormina bugüne kadar gördüğüm en saf güzelliğe sahip yerlerden biri. Sicilya’nın genelinin bende bıraktığı izlenim ise şöyle; İtalya’ya çok benzerken diğer yandan hiç de benzemiyor. Bir ada olmak sanırım farklı bir zihniyet oluşturuyor. Gizemli ve sonuna kadar bağımsız ruhlu halkıyla söz konusu bu ada, Yunanlıların, Romalıların, Bizanslıların, Arapların, Normanların, Latinlerin ve şimdi de İtalyanların fetihlerini atlatmasının yanı sıra, depremler, yanardağ patlamaları, devrimler, dünya savaşları, mafya, yoksuluk, açlık ve ABD’ye toplu göçler yaşamış ve ayakta kalmış… bize de geriye, buranın halkının toplu direniş ruhunu takdir etmek kalıyor.

None Okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ve dinlediğim müzikler yıllarca benim Sicilya’yı ziyaret etmek istememe neden oldu. Fakat bir şekilde kader bugüne dek bana o yönü işaret etmedi. Sonunda 2008 sonbaharında, Akdeniz kültürünün tarih boyunca en çok geliştiği ve zaman zaman da öldüğü Sicilya’ya gitmeyi başardım. 

Sicilya ile aramda olan bu platonik aşk Giuseppe Tomasi Di Lampedusa’nın  otobiyografik bir romanı olan “II Gattopardo” yu okumamla başladı. Roman, arka planında sert Sicilya manzarasının olduğu ve gücünü kaybetmekte olan bir aristokrat ailenin ayakta kalma mücadelesi verdiği yıllar olan 1860’larda geçmekte...Roman benim için yeterince etkileyici olsa da, 1963 yılında kitaptan uyarlanarak çevrilen filmi kadar olamaz... Hele ki Prensle akraba, zengin ve ölmekte olan Marksist bir aristokratı canlandıran gelmiş geçmiş en büyük sanatçı Luchino Visconti kadar olması imkansız. Bu unutulmaz filmde Burt Lancaster’ın oynadığı yaşlı prens, Avrupa’yı kasıp kavuran değişim rüzgarlarına karşı koyamamaktadır. Prensin yeğeni ve onun yeni zengin nişanlısını ise, güzelliklerinin ve gençliklerinin doruğunda olan beklide tüm zamanların en muhteşem iki Avrupalısı canlandırmakta: Alain Delon ve Claudia Cardinale. Onları orada, ekranda, çok önce unutulmuş bir dönemden gelen hayaletler gibi görmek, sizi dünyanın sonsuza dek kaybetmiş gibi görünen, tarifi zor bir şey için ağlatabilir. Artık onlar gibi yıldızlar ya da onlarla aynı büyüye sahip olanları izlemeniz mümkün değil.

None Sicilya’da, hem kitapta hem de filmde, diğer oyuncular kadar unutulmaz, destansı bir karaktere sahip. Bu benim esrarengiz Sicilya ile ilk tanışmamdı. Sicilya, yaşam ve ölümün sık sık ele ele gittiği ve insan trajedilerinin inanılmaz doğal güzelliklerle iç içe olduğu bir ada. Visconti, aynı zamanda bir ikon olan Anna Magnani’nin başrol oynadığı kült filmi “La Terra Trema” yı da Sicilya’da çekmiş.

Sonra, sırada benim tüm zamanların en iyileri listemdekilerden biri olan “The Godfather” (Baba) filmi var. Muhteşem Al Pacino’nun oynadığı Michael Carleone’nin üçlemenin ilk filminde, Sicilya’da aşık olmasını yada oralıların deyimiyle “yıldırım çarpmışa dönmesini” kim unutabilir ya da üçlemenin ikincisinde bu sefer De Niro’nun canlandırdığı Don Corleone’nin ailesini öldürenlerden intikam almasını… Ve bir de fonda “Cavalleria Rusticana”’yı dinlediğimiz üçlemenin Palermo’daki trajik sonu...

None Daha yakın geçmişten ise, televizyonun neşeli dizisi “The Sopranos”da Tony ve çetesinin birkaç üyesinin Palermo’da “kaliteli zaman” geçirdiği dizinin iki bölümü var. Edebiyatı da unutmamak gerek; benim edebiyat dünyasındaki tek kahramanım, D.H.Lawrence, Taormina’da, Sicilya ‘da zaman geçirmiş, burayı sevmiş ve hakkında övücü sözlerle bahsetmiştir. Ve tabii “Lady Chatterly’s Lover” (Lady Chatterly’nin Aşığı)ını burada yazmış. Sanırım ona buranın havası ilham vermiş! Ve tabii bir de Lawrence Durell ve onun “Sicilian Carousel” i var. Bu arada Giuseppe Tornatore’nin ödüllü filmi “Cinema Paradiso” yu da unutmamak gerek. Meşhur oyun yazarı Pirandello da buranın bir yerlisidir.

Fakat sadece sanat değil beni bu adaya çeken... Sicilya’nın gerçekten meşhur olduğu, benim de favorim olan üzüm bağları ve zeytinyağı da var. Biz yolculuğumuza Palermo’dan başladık; Burası geçmiş zamanın hoş izlerini taşıyan, bir yanı denizle bir yanı dağlarla çevrili gerçek bir güney Akdeniz şehri. Her ne kadar, çok sofistike bir yer olmasa da, sahip olduğu dingin asalet benim hoşuma gitti. Bir başkent için resmiyetten uzak ve sıradan olsa da, kendine has, biraz perişan belki de eski ününü kaybetmiş fakat yine de ışıldayan bir havası var.

None Palermo, mimari özellikler açısından daha çok geç Rönesans ve Barok döneminin izlerini taşıyor. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca şehri yok etmek için yapılan Arap saldırılarına rağmen, Palermo’da ciddi bir Arap etkisi de görülmekte. Eski şehrin ana meydanı San Marina’da şehirdeki en iyi balık lokantaları bulunuyor. Buranın yakınında ise, “II Gattopardo”’nun iç mekan çekimlerinin de yapıldığı Palazzo Ganji’de bulunmakta. Maalesef ben sarayı gezemedim. Çünkü buranın sahibi olan aile hala sarayda yaşamakta ve ziyaretçileri randevu ile kabul etmekteler. Arkeoloji müzesi de aynı çevrede bulunuyor. Bir manastır olarak 17.yy’da inşa edilen müze, sadece sergilenen harika eserleri için değil, hareketli şehrin tam ortasında sükunet ve huzur veren atmosferi için de gezilmeye değer... Özellikle de bahçeler çok güzeller.

Palermo’nun her yerinde çok hoş meydanlar, çeşmeler ve anıtlar var. Muhteşem Palermo bölgesine gitmeyi göze alırsanız, kıyıdaki şirin bir balıkçı kasabası olan Mondello ve tepelerin üstüne kurulmuş olan Monreale Katedrali gezmek için ilginç yerlerden ikisi. Ayrıca  güzel bir ortaçağ kenti olan Erice’ye bir günlük bir gezi de yaptık. Erice, Trapani’ye bakan, oldukça sarp bir dağın üstüne kurulmuş ve Trapani ise son zamanlarda körfez boyunca tuz madenleri bulunduğu iddası ile ün salmış bir yer. Erice; Güney Fransa’daki benzer şehirler gibi göz alıcı bir kasaba değil. Belki tam da bu yüzden bana çok çekici gelen bir yer oldu. Burada, gördüklerimin hepsini yanımda götürmek istediğim, el yapımı seramik eşyalar satan birçok hediyelik eşya dükkanları ve bir de çok iyi restoranlar var. Erice’nin, kesinlikle ziyaret edilmesini tavsiye ederim.

None Palermo’dan sonra ise bir araba ile şoför tuttuk. Eğer yol boyunca bir yerleri gezmek istiyorsanız sizin de yapmanız gereken bu. Bir de arabayı içinde valizleriniz varken yalnız bırakmanızı hiç tavsiye etmem. Ayrıca Sicilya’nın yolları çok karmaşık, yöreden birine bu konuda güvenmek en iyisi olacaktır. Bizim yapılı ve kibar şöförümüz Bay Giovanni, Sicilya’ya has olan her şeyin uzmanı ve bir “çok bilmiş” olarak Palermo’dan Taormina’ya giden uzun yol üstüne getirdiği siyasi ve tarihi bakış açısıyla bizi çok eğlendirdi. İtayanların çoğu gibi o da uzun uzadıya böyle şeyler hakkında konuşmaya bayılıyordu! Yolda Segesta’daki 5.yy’da yapılan ünlü Dor Tapınağı’nı da ziyaret ettik. Tapınak şaşırtıcı derecede iyi korunmuştu. Ayrıca yakındaki bir tepenin yanına oyularak yapılmış bir tiyatro vardı. Burayı gezmek ise bu yolculuğun en yorucu yanı oldu. Fakat yine de size kesinlikle burayı gezmenizi tavsiye ederim. Gözlerinize inanamayacaksınız. Aynı şekilde Sicilya’ya gelen kimse Tapınaklar Vadisi olarak anılan Argento’yu gezmeden de geri dönmemeli. Artık bugün bu Greko-Romen sitesinde 12 orijinal tapınaktan sadece üçü bulunuyor: Herakles Tapınağı, Hera Tapınağı ve hepsinin arasında en görkemli olanı Concorde Tapınağı. Bu yolculuğun bir diğer yorucu yanı tapınakların birinden diğerine yürümek zorunda olmanız. Fakat kesinlikle pişman olmayacaksınız. Ayrıca yeni şehirde görmeye değecek pek bir şey de yok, bu yüzden orayı atlayabilirsiniz.

None Ve sonunda Taormina’ya geldik… Benim için bu ilk görüşte aşktı. Resimlerden bildiğim kadarıyla Positano’ya benzeyen, yakınlarında pusuda bekleyen bir yanardağın denize bakan yüzüne kurulmuş bir yer olmalıydı burası. Fakat hiç bir şey görüş uzaklığımızda olan hala aktif Etna yanardağının inanılmaz görüntüsünün ve manzaranın öldürücü cazibesine karşı beni hazırlayamazdı. Positano kadar sofistike olmasa da Taormina daha vahşi ve doğal bir güzelliğe sahip ve çok çok daha büyük. Yine Sicilya’da gezdiğimiz yerlerin çoğunda olduğu gibi Taormina da turistik bir yer olmasına rağmen kendi özgün çekiciliğini korumaya çalışıyor. Burada, el işçiliğiyle yapılmış mücevherler, yazlık keten elbiseler, seramikler ve antikalar satan birçok iyi dükkan var. Moda ürünleri almak için doğru bir yer olmasa da, eğer yanınızda eve götürmek için satın almak istediğiniz eşsiz bir şey arıyorsanız şanlısınız, onu Taormina’da bulacaksınız... Ve restoranlarda sunulan yemekler! Gerçekten harikalar, özellikle deniz ürünleri... Hatta sonunda sadece deniz ürünü yiyerek yaşayabilecek olan ben bile, en az altı ay boyunca, tek bir jumbo karides ya da ahtapot ya da denizden çıkan herhangi bir şey dahi yemek istemiyorum dedim.

None Taormina’da kumsalda son derece mutlu bir gün geçirdik. Burada kalışımızı unutulmaz kılan ise konakladığımız otel oldu. Otelimizin harika bir Etna dağı manzarası vardı. Fakat bu Taormina’daki diğer birçok iyi otelin de sahip olduğu bir manzara. Bristol’ü bu kadar özel yapansa, sahip olduğu ambiyansı idi. Odalardaki, ortak alanlardaki ve salonlardaki bütün eşyalar antikaydı. Buna en az yetmiş yaşlarında olan kapıcı ve otel müdürüde dahil! Visconti’nin bir filminin setine adım atmak gibi birşeydi. “Death in Venice” filmindeki otel sahnesini hatırladınız mı? İşte tam öyle bir yerdi. Büyüleyici geçmişten kalan, ışıltılı yadigarlarla çevrili Etna manzarasına karşı bir içki yudumladığınızı ya da uzun bir kahvaltı ettiğinizi düşünün... Orada muhteşem zaman geçirdik. Otelimiz ayrıca çok temizdi ve iyi yönetiliyordu.

Taormina’dan sonra Catania’ya geçtik. Sicilya’nın ikinci büyük şehri olan Catania, Palermo’nun benzer çekiciliğine ve güzelliğine sahip değil. Dürüst olmak gerekirse, gezdiğim şehirler arasında en hoşlanmadığım yer burası oldu. Bu şehir bana hiçbir şey fısıldamadı, öyle olsa idi bile samimiyetinden şüphe ederdim. Sırtında kamburu olan o yerlerden biri burası. Geçmişinden gururlanmayan ve fakir bir şehir. Turistik yerler bile iyi korunamamış. Ekonomiye bağlı olarak Sicilya’nın diğer yörelerinde de bir boşvermişlik vardı. Fakat hiçbir yerde bariz bir çirkinlik yoktu. Fakirliği ve güvensiz oluşuyla Catania Napoliye benziyor. Bir şehirde turist olarak etrafta dolaşırken kendimi ve çantamı kollamak zorunda kalmaktan nefret ederim. Sokaktayken temkinli olmak, tamam büyük şehirlerde bir gereklilik fakat her an kendini güvensiz hissetmekse başka bir şey. Hatta öyle ki, iki polis tarafından çok dikkatli olmamız için uyarıldık! Daha başka ne diyebilirim ki…

None Syracuse’a yaptığımız gezi ise zevkli geçti. Burası, büyükçe bir limanı olan eski şehri barındıran bir komşu ada. İlginç anıtların ve iyi balık lokantalarının olduğu bu uykulu şehir en çok Işık’ı heyecanlandırdı. Çünkü, Syracuse mezun olduğu okulun memleketi. Neredeyse onüç yıllık evliliğimizde ilk defa onu kendine o adi hediyelik eşyalardan alırken izledim. Ben bunu hep yapardım, fakat o asla yapmazdı. Sanırım her şeyin bir ilki var. Grek dönemi kalıntılarının bulunduğu Syracuse’un eski kısımları açık bir arkeolojik parka dönüştüğü için çok hoş yerler. İşte zor bir yürüyüş daha, ama buna değer!

Daha sonra Sicilya’dan ayrıldık. Kalbimi orada bıraktım mı? Evet bıraktım, Taormina’da... Bir gün oraya tekrar gitmek isterim. Taormina bugüne kadar gördüğüm en saf güzelliğe sahip yerlerden biri. Sicilya’nın genelinin bende bıraktığı izlenim ise şöyle; İtalya’ya çok benzerken diğer yandan hiç de benzemiyor. Bir ada olmak sanırım farklı bir zihniyet oluşturuyor. Gizemli ve sonuna kadar bağımsız ruhlu halkıyla söz konusu bu ada, Yunanlıların, Romalıların, Bizanslıların, Arapların, Normanların, Latinlerin ve şimdi de İtalyanların fetihlerini atlatmasının yanı sıra, depremler, yanardağ patlamaları, devrimler, dünya savaşları, mafya, yoksuluk, açlık ve ABD’ye toplu göçler yaşamış ve ayakta kalmış… bize de geriye, buranın halkının toplu direniş ruhunu takdir etmek kalıyor.

None Bu arada Sicilya’da tek bir “Mafya Babası” görmedim. Gördüysem bile hiç anlayamadım mafya olduklarını. Belki kalabalığa karışmanın yolunu öğrenmişlerdir. Ama ben yine de bazı komik hediyelik mafya eşyası satın aldım.

Ve sonunda Milano’ya vardık. Sicilya’nın o dramatik doğal güzelliğinden sonra Milano gri, kuzeyli ve ruhsuz göründü. Bu aslında aldatıcı bir izlenim, ben Milano’yu her zaman çekici bulmuşumdur ve orada zaman geçirmeyi hep sevmişimdir. Milano, İtalyan şehirleri arasında en sofistike olanı… Gerçekten, paranın satın alabileceği en iyi şeylerin her köşebaşında bulunduğu Avrupa’nın en sofistike şehirlerinden biri. Hatta göz kamaştırıcı Paris ile bile yarışabilir. Bir süre sonar  modern binaların çirkin yüzlerini fark etmez oluyor, yaşlı olanlarının tadına varmaya başlıyorsunuz ve çevrenizi saran lüks yaşantıya kendinizi bırakıyorsunuz. Milano’da yiyip içmek de ayrı bir zevk ve elbette alış veriş yapmak da. Nereye baksanız şık insanlar görüyorsunuz… Sadece sevgili İstanbul’da gördüğümüz tepeden tırnağa malum tasarımcıların kıyafetlerini giyenler gibi olanları değil, kendine has bir tarzı ve havası olanları da…

Ve sonra eve, soğuk bir İstanbul’a döndük… Biz yolculuğa çıktığımızda İstanbul’da henüz yazdı. Mevsimler, zihniyetler ve davranışlar nasılda çabuk değişiyor bizim şehrimizde!...

O halde, gelecek sefere kadar hepinize çok sevgiler…

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!