Budapeşte – Ekim 2010 - womenist.net 

Budapeşte – Ekim 2010

Bütün ekonomik sorunlara rağmen Budapeşte kesinlikle Sovyet dönemindekinden çok daha neşeli ve hatta daha varlıklı bir kent.

None Çoğu insan eski Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 3 büyük başkentini aynı seyahatte gezer. Biz o işi birkaç yıl arayla 3 ayrı seyahatte yaptık. Prag’da soğuk, Kafkavari, hafif boğucu bir atmosfer beklerken peri masalından fırlamış gibi gözüken, capcanlı, eğlenceli ve cıvıl cıvıl bir şehirle karşılaşmak bizim için nefis bir sürpriz olmuştu. Viyana her anlamda görkemli bir başkentti, hiç de öyle Freudyen bunalımları çağrıştırmadı bizde ve müzeleriyle sanat eserlerine hayran kaldık. Son olarak bu yıl Ekim sonunda yolumuz Budapeşte’ye düştü.

None Bu 3 kentin içinde Budapeşte en görüntü ve ambiyans açısından Doğu Avrupalı olanı. Belki de bu nedenle şehre bir parça melankoli hakim diyebilirim. Ayrıca Avrupa Topluluğu üyeliğine rağmen son birkaç yıldır ekonomileri baş aşağı gidiyor ve bu gidişatın üzücü izlerini etrafınızda terk edilmiş iş yeri ve mağazalarda görebiliyorsunuz. Şehrin merkezinde rastladığınız insanlarda yorgun, bıkkın bir hava var, binalarda da öyle. Bu bezginlik insana çok daha iyi günler görmüş fakat aşırı bakımsızlıktan artık çöküşe geçmiş güzel bir kadını çağrıştırıyor. Ama çok daha kötü günleri de olmuş elbette: bütün ekonomik sorunlara rağmen Budapeşte kesinlikle Sovyet dönemindekinden çok daha neşeli ve hatta daha varlıklı bir kent. Söz yakın tarihten açılmışken, 20. yy’da Macaristan’ın şansı hiç yaver gitmedi desek yeridir. Önce 1. Dünya Savaşı sonunda ellerinde avuçlarındakinin neredeyse hepsini kaybettiler, buna imparatorlukları ve topraklarının 3’de 2’si de dahildi. Belki size bu durum tanıdık gelmiştir? Bence gelmeli de, çünkü eğer o günlerde içinde  bulunduğumuz çok benzer cehennemden Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde ve sayesinde çıkmamış olsaydık aynı noktada olacaktık. Macarlar bizim kadar şanslı değillermiş, çünkü 1922’de İngiltere Başbakanı Lloyd George’un dediği gibi, “yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir” ve o dahi de 20.yy’da Türk milletine nasip oldu.

None Macarlar 2. Dünya Savaşı’nda Alman istilasına uğradılar ki bu da bizim o dönemdeki hükümetimizin zekice politikaları sayesinde atlattığımız bir durum. Ve sonra, bu talihsiz millet tam bir yağmurdan kaçarken doluya tutulma durumu yaşadı, çünkü Macarları Naziler’den “kurtarmak” bahanesi ile Ruslar gelip yerleştiler Macaristan’a. Ta ki 20 sene önce Berlin Duvarı ile birlikte kendi Sovyet rejimleri yıkılana kadar da gitmediler. Macaristan bu makus talihinin bedelini hala ödüyor, tam olarak kendilerine gelmiş değiller, ne maddi ne de manevi olarak. Daha iyi bir yaşantıyı hakkeden bir millet oldukları kesin. Umarım çabuk toparlanırlar.

None Uğraşıyorlar nitekim. Ne de olsa ciddi bir sanatsal ve entelektüel birikimine sahip bir toplum. Güzel başkentleri ile çok gurur duyuyorlar. Parasızlığa rağmen şehirdeki renovasyon çalışmaları sürüyor. Şehrin merkezinde restore edilmiş olan binaların, hele art nouveau stilindekilerin, güzelliği zaten dillere destan. Adına “Secession” denen ve 1900’lerde Avrupa’yı kasıp kavuran Viyana merkezli estetik ve sanat hareketinden Budapeşte bol miktarda nasibini almış, o güzelim binaları bu akıma borçlular. En güzel örneklerinden biri, Gresham Sarayı, harika bir restorasyondan sonra günümüzde Four Seasons oteli olarak varlığını sürdürüyor. Otel Tuna üstündeki ünlü Zincir Köprü’nün Pest ayağından Buda tarafındaki tarihi şato bölgesine bakıyor, köprünün adı da şehrin bu 2 yakasını bir zincirmişçesine birleştirmesinden kaynaklanıyor. Gresham’ı çay saatinde ziyaret etmenizi öneririm zira pastanesi artık çok az görülen bir eski zaman şıklığı sunuyor. Ayrıca Tuna’nın karşı yakasına baktığınızda gördüğünüz manzaraya çarpılacaksınız, emin olun.

None Budapeşte ciddi anlamda romantik bir şehir. Pest tarafından gördüğünüz şato manzarası nefesinizi kesiyor. Biz bu manzarayı ilk kez şehre akşam çökmeden evvel güneşin son ışıkları her yeri aydınlatırken ve her yer sepya renklere bürünmüşken gördük ve tabiri caizse şapkamız uçtu diyebilirim. Pest tarafı dümdüz, Buda tarafında ise coğrafya çok farklı. Dimdik kayalar tepelerden Tuna’ya doğru iniyor ve bu dramatik peyzajı eski şehirdeki (yani şato bölgesi) güzelim eski binalar süslüyor. Aslında biraz da şehrin modern merkezinin sıradanlığından hatta sıkıcılığından sonra burası müthiş bir tezat teşkil ettiği için bu derece etkiliyor. Tuna’nın karşısındaki o Şato manzarasının Budapeşte’yi bir ortaçağ masalına ve ayrıca Avrupa’nın en çarpıcı şehirlerinden birine dönüştürdüğünü söylersem abartıyor olmam.

None Pest yani modern şehirden Buda yani tarihi şehre bakış böylesine hoş bir göz banyosu yaptırıyor insana, ama şato bölgesinin kendisi de ayrı bir güzellik. Tarihi binaların çoğu titizlikle restore edilmiş. Çoğu 18. ve 19. yy kaynaklı bu binaların, arada Rönesans ve Barok mimarinin güzel örnekleri de var. Bir istisna, Hilton Oteli’nin lobisinde bulunuyor: otel yapılırken ortaya çıkan 12. yy’dan kalma şapelin kalıntıları yok edilmemiş ve lobide özel bir bölümde korumaya alınarak herkesin görebileceği şekilde sergilenmiş. Maalesef ortaçağlardan kalan diğer Gotik eserler bu kadar şanslı değiller çünkü yüzyıllar boyunca çeşitli savaş ve işgallerde tamamen yıkılmışlar. İşgal demişken, tarih kitaplarından hepimiz hatırlarız, Osmanlı ecdadımız 16. ve 17. yy’da 150 yıl boyunca Macaristan’ın mutlak hakimi idiler. İşte bu hikayede de tarihsel bir ironi var. Macaristan’ı Türklerden “kurtaran” Hapsburg sülalesi bizimkiler gittikten sonra ülkeye bir güzel çöküp her türlü Macar milliyetçiliğini gayet efektif bir şekilde bastırmış! Hmmm… acaba burada bir trend mi seziyoruz, ne dersiniz? Hani 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruslar da aynı numarayı yapmışlardı…her neyse, yakın ve uzak Macar tarihinin acıklı hikayelerini bir tarafa bırakacak olursak, şato bölgesi ile ona komşu Gellert tepesi hem boylu boyunca uzanan Budapeşte ve Tuna manzaraları, hem şehirdekilerden çok daha kaliteli el işi hediyelik eşyalar satan dükkanları, hem de şirin lokanta ve kafeleriyle sizi mutlu edecektir.

None Budapeşte’nin gayet derli toplu bir Güzel Sanatlar Müzesi var. Burada yüzyıllar boyunca Avrupa Sanatı’ndan örnekler sergileniyor, koleksiyon az ama öz ve gezmeye değer. Biz gittiğimizde iki tane sergi vardı. Birincisi “Gustav Klimt ve Viyana Secession’un Kökenleri: 1895-1905” idi. Şehirde bu stilde yapılmış öyle güzel binalar gördük ki olayın kökenine inmek bize çok ilginç geldi, Klimt’e bayılırım ve çok sevdiğim birkaç tablosunu sergiye katmışlardı. Diğer sergi ise geçtiğimiz aylarda İstanbul’da olan ve her nedense bir türlü göremediğimiz Kolombiyalı çağdaş ressam Botero’ya aitti. Botero’nun resmettiği hanımların bir spor salonuna yazılarak kendilerine iyilik etmeleri gerektiğini düşünsem de bu ilginç ressamın kendine özgü dünyası, espri anlayışı, renk cümbüşü ve zenginliği çok ama çok hoşuma gidiyor. Müzenin kafesinin olduğu en alt katındaki art deco dekorasyona dikkat!

None Güzel Sanatlar Müzesi’nin yeri mükemmel. Budapeşte’nin en etkileyici meydanlarından biri olan “Kahramanlar Meydanı”na konuşlanmış. Buradaki Millenyum Anıtı (şimdiki değil, bir önceki yüzyıla ait!) fevkalade majestik bir yapı ve Varosliget’e yani Şehir Parkı’na açılıyor. Burası Budapeşteliler için en önemli çekim merkezlerinden biri. Özellikle banyoları veya bir başka deyişle hamamları çok meşhur, Macarlar da benim gibi (!) spa türü işlere çok meraklılar ve hatta bizim otel bir zamanlar şehrin en ünlü spa’sıymış, ama zaman içinde terkedilmiş ve epey bir süre metruk kalmış, sonra bir otel zinciri burayı satın alıp tamamen restore etmiş ve 2 yıl evvel kullanıma açmışlar. Çok da iyi etmişler, harika bir art deco bina çünkü.

None Alışverişe gelince, Budapeşte bir moda merkezi değil, daha çok ye-iç-gez-toz tarzı bir tatil içinse ideal. Ama antikaya meraklıysanız (ben değilim) burada alışveriş açısından pek mutlu olursunuz. Ayrıca tahtadan yapılma el işleri ve porselenleri de meşhur. Ünlü klasik porselen markası Herend, Macar kökenli. Bana sorarsanız bu ülkenin en güzel hediyelik eşyaları yiyecek malzemeleri ile şarapları. Örneğin ulusal yemekleri gulaşın ana maddesi olan paprika’yı (bildiğimiz kırmızı biber ama nefis işliyorlar) her şekilde bulabilirsiniz: ezme, toz, tatlı, acı, vs vs.

None Söz yeme içmeye gelmişken Budapeşte’deki lokantaların bolluğundan ve kalitesinden çok etkilendiğimi belirteyim, ayrıca fiyatlar çok makul. Şimdi bazı önerilerimi sıralıyorum:

Fausto’s: Şehir merkezinde mükemmel bir İtalyan lokantası. Güzel, sakin bir akşam yemeği için ideal. Dekor çağdaş-şık, yemekler ortalamanın üstünde, müşteriler kozmopolit. Budapeşte standartlarına göre fiyatlar yüksekçene sayılır. Rezervasyon şart.

None Cafe Pierrot: Şato bölgesinde çok güzel restore edilmiş bir binada yer alan bu sofistike lokanta, turistik bir geziden sonra yenecek keyifli bir öğle yemeğine pek uygun. Bu bölgedeki bazı diğer lokantalar gibi aşırı turistik değil ve çoğundan kaliteli. Michelin’den takdirnamesi var. Gulaşlarına bayıldık.

New York Cafe: Sıkı bir renovasyondan sonra çok şık bir otele dönüştürülmüş olan New York Palace’da bu güzel kafe. Binanın dış cephesi Secession’un en iyi örneklerinden biri sayılıyor. İçi ise neo-klasik şaşaası ile görmeye değer, hatta şehrin önemli eserlerinden biri sayılıyor. Ben o tarzı pek sevmem ama gene de çaya gittik buraya ve pastaları da birer sanat şaheseri bana sorarsanız.

None Muzeum: 19. yy sonları-20. yy başları, eski moda hoşluklar? Buraya buyrun! Şuraları düşünün: yakında İstanbul piyasasından silinecek olan tarihi Rejans lokantası, New York’da uzun süre kapalı kalıp da geçen sene tekrar açılan tarihi Russian Tea House, Moskova’daki yine tarihi Pushkin Cafe… Hepsi aynı ekolün örnekleri. Hatta ben bunların hepsinde yediğim yemeğin aynısını yedim: boeuf stroganoff. Ve canlı piyano müziği bile vardı, o derece nostaljik yani. Budapeşte’ye yolunuz düşerse kesin gidin derim, yemeklerin ve şarapların güzelliğinin yanısıra fiyatlar gayet uygun.

Gundel: Yine aynı tarzda bir lokanta! Hemen Güzel Sanatlar Müzesi’nin köşesinde, kendi de müze gibi zaten, rivayete göre Macaristan’ın en meşhur ve klasik lokantası. Yemekler bana göre biraz ağır ama gene de güzel.

None Baraka: Michelin’den takdir almış bir lokanta. New York’lu Macar bir çift işletiyor. İddialı menüsü Asya-Fransa yemeklerinin bir füzyonu, ve burası her şeyiyle Budapeşte’nin Budakhan’ı denebilir. Bu seyahatte pek o havalarda değildik o yüzden bu lokantaya gitmedik ama pek methediliyor, bilgilerinize. Bu tip bir notum daha olacak: biz gene gitmedik ama Nobu Ekim başında Budapeşte’de Orta Avrupa’daki ilk şubesini açtı, hem de bu zincirin çoook ünlü sahibi Robert de Niro bizzat gelip yaptı açılışı. Umuyoruz ki kendileri yakında İstanbul’da açılacağı söylenen şubesinin açılışına da teşrif eder! Herneyse, Budapeşte şubesi Kempinski Oteli’nde.

Callas: Şehrin en “şık” caddesi (çünkü birkaç Avrupalı marka burda butik açmış) Andrassy Caddesi’ndeki Opera’nın karşı köşesi. Hem içi hem dışı bir art nouveau harikası. İsmini tabii ki Diva’ların Diva’sından alıyor ve hafifletilmiş ama klasik Macar yemekleri sunuyor. Öğlen için süper.

None Gerbeaud: Burası efsaneleşmiş ve dünyaca ünlü bir pastane. Artık anlamışsınızdır, Macarlar bu tatlı-pasta işinde haklı olarak çok iddialılar. Ve Gerbeaud Avrupa’nın en iyi ilk 10 pastanesine rahatlıkla girer. Sırf nefaset pastaları değil gene Secession tarzındaki iç ve dış mimarisi kaçırılacak gibi değil.

Costes: Burayı Paris’teki ünlü lokanta zinciri ile karıştırmayınız, her ne kadar Parizyen bir bistro havası olsa da. 2 yanı lokantalarla çevrili şirin Raday sokağında Costes, ve tüm benim diyen lokantaların/şeflerin deli gibi arzuladığı Michelin yıldızlarından birini kapmayı başarmış. Benim doğum günümde gittik ve pek hoşumuza gitti. Fakat sizi uyarmalıyım, burası da Ferran Adrian etkisinde (El Bulli’nin çığır açan ünlü şefi) yani tipine bakınca ne idüğü belirsiz gibi gözüken ama çok lezzetli çok değişik bir şeyler yemeğe hazır olmalısınız. Budapeşte standardına göre biraz pahalıca sayılır.

None Evet, bu da Ekim sonunda Budapeşte’de biraz soğuk ama hep güneşli güzel bir uzun hafta sonuydu işte. Hava bizim şansımıza böylesine güzeldi, yoksa ben size üşümemeyi garanti etmeniz adına ilkbaharın sonlarını öneririm, eğer Budapeşte’yi ziyaret edecekseniz. Ve edin derim, pişman olmazsınız, hele bir de şehri gece bütün tarihi yerleri, köprüleri ışıklandırılmış halde görseniz... Bir ömür boyu akıldan çıkmayacak bir manzara!

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!