Selim Kemahlı - womenist.net 

Selim Kemahlı

None Selim Kemahlı'nın seçtikleri













Benim kol düğmelerim
Daha evvel de dediğim gibi, hayatımın önemli dönüm noktalarından biri olan düğünümden bir gece evvel yapılan aileler yemeğinde, annem rahmetli büyükbabamdan kalan bu kol düğmelerini bana hediye etti. Babamın babası olan dedemi pek az görürdük ve vefatından sonra hep keşke daha çok görüşebilseydik duyguları içinde yaşadım. Bu düğmeler son Yunan kral ve kraliçesinin baş harflerini taşıyorlar, ve Kral tarafından dedeme hediye edilmiş. Ben de bir gün insallah bu düğmeleri torunlarıma ve onların torunlarına bırakabileceğim.

Benim fotoğrafım
Eşim Cristina ve kızım Kiara’dan söz açılınca, sıra tabii ki oglum Ziya’ya da geliyor. Bu eski fotoğrafta en solda babaannemin babası Ziya Bey bulunmakta. Yanında 2.ci Abdulhamit’in oğlu. Malum, oğluma ismini dedesinden alıp verdim. Hayatımın en güzel (bu son zamanlar hariç tabii), en tasasız, en mükemmel günlerini de onun yaptırmış olduğu ve yine onun adını taşıyan Ziya Bey Köşkü’nde geçirdim. Eee.. O zaman da oğluma onun adını koymak çok mantıklı geldi bana.

Benim seyahatim
Bu plaka, yine hayatımda dönüm noktalarından biri sayılan Cape Town İstanbul yolculuğumu yaptığım motorun plakası. Tam 30 yaşımdaydım. Hayatımda her şey ters gitmeye başlamıştı. Ve şu anda ortağım olan, o zaman da yakın arkadaşım olan dostumla böyle bir getaway planladık. 1 ay boyunca dünyanin en çarpıcı manzaralarına karşı saatlerce motora binmek. Gerek jungle’larda gerek çöllerde... İnsana pek cok şeyi düşünebilecek vakti vermenin yani sıra, içinde olduğumuz fakirlik ve basitlik sayesinde de bazı değer yargılarımı daha sağlıklı oturtmama yardımcı oldu diyebilirim. Güney Afrika, Zimbabwe, Zambia, Tanzanya, Kenya, Etyopya, Mısır, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kat ettikten sonra bir pazar günü 24 saat kar fırtınasıyla boğuşarak İstanbul’a vardık. Yol boyunca hiç lastiğim patlamamasına rağmen, ertesi gün pazartesi sabahı işe giderken Tarlabaşı’nda lastiğim patladı!

Benim uğurum
Benim iş hayatına atılışımın başlangıcıdır. Case Productions şirketini 1995 senesinin başında Cansu Akbel ile birlikte kurduk... Cansu 3 hafta için Brezilya’ya gitmeye karar verdiydi. Ben de arada yılbaşını geçirmek üzere 5 günlüğüne Rio’ya gittim. Malum bizim memlekette 3’ün birini temsil eden bu eller, Brezilyalılara şans ve uğur getirirmiş meğer.. Ben de bunlardan bir tanesini yeni kurmakta olduğumuz şirkete de uğur getirsin diye baş köşeme koydum. Açıkçası şans ya da uğur getirdi mi bilemem ama, bol baş ağrısı, uykusuz gece, parasızlık içinde sabahlara kadar çalışmayı beraberinde getirdiği kesin. Ama yine de ne zaman görsem, bana bu çok sevdiğim işime başladığım günleri hatırlatır. Daha nice nice yıllara inşallah.

Benim yaram
Yeniköy’deki evimizi hatırlatır bana. Ziya Bey Köşkü’nde geçti benim ilk on senem. 4 kardeş hayatlarımızın en mutlu günlerini orada geçirmişizdir. Ali ve Mete’nin odasında çadır kurmaca oynuyorduk. Bütün odayı çarsaf ve battaniyeleri dolaplara falan tutturup kocaman bir çadıra çevirmiştik. Sonra son bölmeyi de kapatıp içine girip oturduk. Ben tam dik duran radyatörün altına oturmuştum. Birisi üzerimizdeki çarşafı çekince, o çarşafı radyatörün üstünde tutan bu ağır bronz köpek heykeli kafama indi. Malum, kulakları bayağı sivri. Derhal annemin arabasıyla Yeniköy’den Amerikan’a gidildi ve 11 dikiş atıldı alnımın tam ortasına. Tahminen 5-6 yaşlarındaydım.

Benim anım
10 yaşında İngiltere’ye yatılı okula yollandık. Ve ilk sömestrenin ardından Türkiye’ye dönmek için hazırlanırken malum herkese hediye almak gerek. Zaten o zamanlar bavul bayağı dolu gelirdik. Memlekette hiçbir şey yok. Kahveden tuvalet kağıdına kadar bavulda getirirdik, babaanneme falan. Bir mağazada bu vazoyu gördüm. Ve nedense bayıldım bu vazoya. Yaş 10 tabii. Ne anlarız kitch’den. Aldım bu çirkin vazoyu anneanneme getirdim. Anneannem de zaten melek gibiydi, aldı bu cart mavi ucubeyi salonunun orta yerine gururla koydu. Torununun yurt dışından getirdiği ilk hediyeyi. Tam 27 sene sonra, 2007 senesinde, cenazesinin ardından aldım o vazoyu salonunun ortasından, gözyaşları içinde evime getirdim. Sevgili anneannemin anısına. Kızım Kiara’nın göbek adını da Sitare koyduk.Vazo ise şimdilik dolapta duruyor!

Benim aşkım
Kızımdan söz etmişken herhalde annesi Cristina hayatımın en büyük dönüm noktasıdır. 1 Eylül 2007’de evlendik. Malum Türk erkekleri pek takmazlar alyansları. Çoğu zaten zamparalık peşinde. Evli olduklarını çaktırmamak ya da maçoluk taslamak için takmazlar. Erkek adam takmaz ayakları... Bir de zamparalığı marifet zannederler. İçlerinde kalmış olduğu için midir acaba?. Her neyse. Çoğu Türk kadını da bilir kocasının ne bok yediğini. Sesini çıkartmaz. İlişkide ne kendine ne de karşısındakine zerre saygısı kalmamıştır. Ama kavga dövüş birbirine katlanarak yaşarlar.Ben iftiharla takıyorum alyansımı. Karıma olan sonsuz saygımdan, onun benimle evlenmiş olmasının sevincinden, onun benim eşim olmasının gururundan ve hayatımda yaptığım en iyi şeyi sürekli bana hatırlatmasını sevdiğimden...

Benim hatıratım
Bu fincan Ziya Bey’in de babası olan Serasker Rıza Paşa için yapılmış olan meissen porselen yamek takımının bir parçası. Üzerinde kendi resimleri bulunan bu yemek takımı halen bende durur. Bana 70’ler ve bir miktar 80’lerde yaşamış olduğumuz o farklı kültür, o başka İstanbul ve Osmanlı kultürünün uzatmaları yaşadığı o yılları hatırlatır. Ne artık o devir kaldı ne de öyle insanlar. Gerçi bir tane var tanıdığım, şu anda 100 yaşında. Su gibi Ingilizce, Fransızca ve Türkçe konuşan babaannemin eski dostu eski toprak. Tam bir Osmanlı Hanımefendisi. Ama dediğim gibi o günler ve insanlar artık mazi de kaldı. Ne yazıktır ki benim çocuklarım o kültürden pek fazla tadamayacaklar. Bu fincan da salonumun bir köşesinde durur, bana hep hatırlatır nereden geldiğimizi, nereye vardığımızı.

Benim trophy’im
Hayatımın dönüm noktalarından bir tanesi daha. 1996 senesinde Nasuh Mahruki ile birlikte Türk takımı olarak belki de Trophy’lerin içinde en zorlu olan 1996 Kalimantan’da giydiğim gömlek. Biz maalesef çok az farkla 2.lik alabilmiştik. Hala düşünüp durduğum olur. O anda şunu yapsaydık. Ya da orada öyle değil de şöyle yapsaydık diye... Ama neticede benim hayatıma sonsuz neşe katmış olan bu müthiş tecrübeden geri kalan tüm hatıralar benimdir. Ayrıca hayatımın akışını da değiştirmiş, bu vesileyle Manajans da müşteri temsilciliği işimi bırakıp Camel’da çalışmaya başladım. Orada da Cansu Akbel ile tanışıp bugün müthiş zevk alarak yaptığım bu yeni işimin dünyasına ilk adımlarımı atmışımdır. Yani Camel Trophy benim için 1 aylık bir macera yarışından çok daha fazlasını temsil eder. Orada edinilmiş olan sık dostluklar da yanımda kar kalmıştır. Yaşasın Camel Trophy! Keşke bugün halen yapılıyor olsaydı.

Benim kol düğmelerim
Daha evvel de dediğim gibi, hayatımın önemli dönüm noktalarından biri olan düğünümden bir gece evvel yapılan aileler yemeğinde, annem rahmetli büyükbabamdan kalan bu kol düğmelerini bana hediye etti. Babamın babası olan dedemi pek az görürdük ve vefatından sonra hep keşke daha çok görüşebilseydik duyguları içinde yaşadım. Bu düğmeler son Yunan kral ve kraliçesinin baş harflerini taşıyorlar, ve Kral tarafından dedeme hediye edilmiş. Ben de bir gün insallah bu düğmeleri torunlarıma ve onların torunlarına bırakabileceğim.

Benim fotoğrafım
Eşim Cristina ve kızım Kiara’dan söz açılınca, sıra tabii ki oglum Ziya’ya da geliyor. Bu eski fotoğrafta en solda babaannemin babası Ziya Bey bulunmakta. Yanında 2.ci Abdulhamit’in oğlu. Malum, oğluma ismini dedesinden alıp verdim. Hayatımın en güzel (bu son zamanlar hariç tabii), en tasasız, en mükemmel günlerini de onun yaptırmış olduğu ve yine onun adını taşıyan Ziya Bey Köşkü’nde geçirdim. Eee.. O zaman da oğluma onun adını koymak çok mantıklı geldi bana.

Benim seyahatim
Bu plaka, yine hayatımda dönüm noktalarından biri sayılan Cape Town İstanbul yolculuğumu yaptığım motorun plakası. Tam 30 yaşımdaydım. Hayatımda her şey ters gitmeye başlamıştı. Ve şu anda ortağım olan, o zaman da yakın arkadaşım olan dostumla böyle bir getaway planladık. 1 ay boyunca dünyanin en çarpıcı manzaralarına karşı saatlerce motora binmek. Gerek jungle’larda gerek çöllerde... İnsana pek cok şeyi düşünebilecek vakti vermenin yani sıra, içinde olduğumuz fakirlik ve basitlik sayesinde de bazı değer yargılarımı daha sağlıklı oturtmama yardımcı oldu diyebilirim. Güney Afrika, Zimbabwe, Zambia, Tanzanya, Kenya, Etyopya, Mısır, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kat ettikten sonra bir pazar günü 24 saat kar fırtınasıyla boğuşarak İstanbul’a vardık. Yol boyunca hiç lastiğim patlamamasına rağmen, ertesi gün pazartesi sabahı işe giderken Tarlabaşı’nda lastiğim patladı!

Benim uğurum
Benim iş hayatına atılışımın başlangıcıdır. Case Productions şirketini 1995 senesinin başında Cansu Akbel ile birlikte kurduk... Cansu 3 hafta için Brezilya’ya gitmeye karar verdiydi. Ben de arada yılbaşını geçirmek üzere 5 günlüğüne Rio’ya gittim. Malum bizim memlekette 3’ün birini temsil eden bu eller, Brezilyalılara şans ve uğur getirirmiş meğer.. Ben de bunlardan bir tanesini yeni kurmakta olduğumuz şirkete de uğur getirsin diye baş köşeme koydum. Açıkçası şans ya da uğur getirdi mi bilemem ama, bol baş ağrısı, uykusuz gece, parasızlık içinde sabahlara kadar çalışmayı beraberinde getirdiği kesin. Ama yine de ne zaman görsem, bana bu çok sevdiğim işime başladığım günleri hatırlatır. Daha nice nice yıllara inşallah.

Benim yaram
Yeniköy’deki evimizi hatırlatır bana. Ziya Bey Köşkü’nde geçti benim ilk on senem. 4 kardeş hayatlarımızın en mutlu günlerini orada geçirmişizdir. Ali ve Mete’nin odasında çadır kurmaca oynuyorduk. Bütün odayı çarsaf ve battaniyeleri dolaplara falan tutturup kocaman bir çadıra çevirmiştik. Sonra son bölmeyi de kapatıp içine girip oturduk. Ben tam dik duran radyatörün altına oturmuştum. Birisi üzerimizdeki çarşafı çekince, o çarşafı radyatörün üstünde tutan bu ağır bronz köpek heykeli kafama indi. Malum, kulakları bayağı sivri. Derhal annemin arabasıyla Yeniköy’den Amerikan’a gidildi ve 11 dikiş atıldı alnımın tam ortasına. Tahminen 5-6 yaşlarındaydım.

Benim anım
10 yaşında İngiltere’ye yatılı okula yollandık. Ve ilk sömestrenin ardından Türkiye’ye dönmek için hazırlanırken malum herkese hediye almak gerek. Zaten o zamanlar bavul bayağı dolu gelirdik. Memlekette hiçbir şey yok. Kahveden tuvalet kağıdına kadar bavulda getirirdik, babaanneme falan. Bir mağazada bu vazoyu gördüm. Ve nedense bayıldım bu vazoya. Yaş 10 tabii. Ne anlarız kitch’den. Aldım bu çirkin vazoyu anneanneme getirdim. Anneannem de zaten melek gibiydi, aldı bu cart mavi ucubeyi salonunun orta yerine gururla koydu. Torununun yurt dışından getirdiği ilk hediyeyi. Tam 27 sene sonra, 2007 senesinde, cenazesinin ardından aldım o vazoyu salonunun ortasından, gözyaşları içinde evime getirdim. Sevgili anneannemin anısına. Kızım Kiara’nın göbek adını da Sitare koyduk.Vazo ise şimdilik dolapta duruyor!

Benim aşkım
Kızımdan söz etmişken herhalde annesi Cristina hayatımın en büyük dönüm noktasıdır. 1 Eylül 2007’de evlendik. Malum Türk erkekleri pek takmazlar alyansları. Çoğu zaten zamparalık peşinde. Evli olduklarını çaktırmamak ya da maçoluk taslamak için takmazlar. Erkek adam takmaz ayakları... Bir de zamparalığı marifet zannederler. İçlerinde kalmış olduğu için midir acaba?. Her neyse. Çoğu Türk kadını da bilir kocasının ne bok yediğini. Sesini çıkartmaz. İlişkide ne kendine ne de karşısındakine zerre saygısı kalmamıştır. Ama kavga dövüş birbirine katlanarak yaşarlar.Ben iftiharla takıyorum alyansımı. Karıma olan sonsuz saygımdan, onun benimle evlenmiş olmasının sevincinden, onun benim eşim olmasının gururundan ve hayatımda yaptığım en iyi şeyi sürekli bana hatırlatmasını sevdiğimden...

Benim hatıratım
Bu fincan Ziya Bey’in de babası olan Serasker Rıza Paşa için yapılmış olan meissen porselen yamek takımının bir parçası. Üzerinde kendi resimleri bulunan bu yemek takımı halen bende durur. Bana 70’ler ve bir miktar 80’lerde yaşamış olduğumuz o farklı kültür, o başka İstanbul ve Osmanlı kultürünün uzatmaları yaşadığı o yılları hatırlatır. Ne artık o devir kaldı ne de öyle insanlar. Gerçi bir tane var tanıdığım, şu anda 100 yaşında. Su gibi Ingilizce, Fransızca ve Türkçe konuşan babaannemin eski dostu eski toprak. Tam bir Osmanlı Hanımefendisi. Ama dediğim gibi o günler ve insanlar artık mazi de kaldı. Ne yazıktır ki benim çocuklarım o kültürden pek fazla tadamayacaklar. Bu fincan da salonumun bir köşesinde durur, bana hep hatırlatır nereden geldiğimizi, nereye vardığımızı.

Benim trophy’im
Hayatımın dönüm noktalarından bir tanesi daha. 1996 senesinde Nasuh Mahruki ile birlikte Türk takımı olarak belki de Trophy’lerin içinde en zorlu olan 1996 Kalimantan’da giydiğim gömlek. Biz maalesef çok az farkla 2.lik alabilmiştik. Hala düşünüp durduğum olur. O anda şunu yapsaydık. Ya da orada öyle değil de şöyle yapsaydık diye... Ama neticede benim hayatıma sonsuz neşe katmış olan bu müthiş tecrübeden geri kalan tüm hatıralar benimdir. Ayrıca hayatımın akışını da değiştirmiş, bu vesileyle Manajans da müşteri temsilciliği işimi bırakıp Camel’da çalışmaya başladım. Orada da Cansu Akbel ile tanışıp bugün müthiş zevk alarak yaptığım bu yeni işimin dünyasına ilk adımlarımı atmışımdır. Yani Camel Trophy benim için 1 aylık bir macera yarışından çok daha fazlasını temsil eder. Orada edinilmiş olan sık dostluklar da yanımda kar kalmıştır. Yaşasın Camel Trophy! Keşke bugün halen yapılıyor olsaydı.

Benim maceram
İş hayatıma bir macera yarışı sayesinde girince, sanki hayatin geri kalanı da bu trendi takip etmek zorunda kalıyor gibi gelir nedense bana. Şu anda yaptığım iş ekstrem spor çekimleri. Dünyanın hemen her yerinde. Ve tabii ki de hep en ekstrem yerlerinde. Geçtiğimiz sene, kasım ayında oğlumun doğumundan 3 gün sonra Antarktika Kıtası’na doğru yola çıktım. Orada, eksi 25-35 derecelerde 2 kişilik bir çadırda 1 ay kalıp kıtadaki en zor dağlardan birini tırmanıp BASE jump yapacak olan rus atleti çektik. Bu tabii ki hayatımın en ekstrem tecrübelerinden birisi oldu. Antarktika kıtasına zaten kuzeyden giden pek fazla sivil yok denecek kadar azdır. Bu kıtanın bu ücra köşesine de bayrağı taşımış olduk.

Benim kol düğmelerim
Daha evvel de dediğim gibi, hayatımın önemli dönüm noktalarından biri olan düğünümden bir gece evvel yapılan aileler yemeğinde, annem rahmetli büyükbabamdan kalan bu kol düğmelerini bana hediye etti. Babamın babası olan dedemi pek az görürdük ve vefatından sonra hep keşke daha çok görüşebilseydik duyguları içinde yaşadım. Bu düğmeler son Yunan kral ve kraliçesinin baş harflerini taşıyorlar, ve Kral tarafından dedeme hediye edilmiş. Ben de bir gün insallah bu düğmeleri torunlarıma ve onların torunlarına bırakabileceğim.

Benim fotoğrafım
Eşim Cristina ve kızım Kiara’dan söz açılınca, sıra tabii ki oglum Ziya’ya da geliyor. Bu eski fotoğrafta en solda babaannemin babası Ziya Bey bulunmakta. Yanında 2.ci Abdulhamit’in oğlu. Malum, oğluma ismini dedesinden alıp verdim. Hayatımın en güzel (bu son zamanlar hariç tabii), en tasasız, en mükemmel günlerini de onun yaptırmış olduğu ve yine onun adını taşıyan Ziya Bey Köşkü’nde geçirdim. Eee.. O zaman da oğluma onun adını koymak çok mantıklı geldi bana.

Benim seyahatim
Bu plaka, yine hayatımda dönüm noktalarından biri sayılan Cape Town İstanbul yolculuğumu yaptığım motorun plakası. Tam 30 yaşımdaydım. Hayatımda her şey ters gitmeye başlamıştı. Ve şu anda ortağım olan, o zaman da yakın arkadaşım olan dostumla böyle bir getaway planladık. 1 ay boyunca dünyanin en çarpıcı manzaralarına karşı saatlerce motora binmek. Gerek jungle’larda gerek çöllerde... İnsana pek cok şeyi düşünebilecek vakti vermenin yani sıra, içinde olduğumuz fakirlik ve basitlik sayesinde de bazı değer yargılarımı daha sağlıklı oturtmama yardımcı oldu diyebilirim. Güney Afrika, Zimbabwe, Zambia, Tanzanya, Kenya, Etyopya, Mısır, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kat ettikten sonra bir pazar günü 24 saat kar fırtınasıyla boğuşarak İstanbul’a vardık. Yol boyunca hiç lastiğim patlamamasına rağmen, ertesi gün pazartesi sabahı işe giderken Tarlabaşı’nda lastiğim patladı!

Benim uğurum
Benim iş hayatına atılışımın başlangıcıdır. Case Productions şirketini 1995 senesinin başında Cansu Akbel ile birlikte kurduk... Cansu 3 hafta için Brezilya’ya gitmeye karar verdiydi. Ben de arada yılbaşını geçirmek üzere 5 günlüğüne Rio’ya gittim. Malum bizim memlekette 3’ün birini temsil eden bu eller, Brezilyalılara şans ve uğur getirirmiş meğer.. Ben de bunlardan bir tanesini yeni kurmakta olduğumuz şirkete de uğur getirsin diye baş köşeme koydum. Açıkçası şans ya da uğur getirdi mi bilemem ama, bol baş ağrısı, uykusuz gece, parasızlık içinde sabahlara kadar çalışmayı beraberinde getirdiği kesin. Ama yine de ne zaman görsem, bana bu çok sevdiğim işime başladığım günleri hatırlatır. Daha nice nice yıllara inşallah.

Benim yaram
Yeniköy’deki evimizi hatırlatır bana. Ziya Bey Köşkü’nde geçti benim ilk on senem. 4 kardeş hayatlarımızın en mutlu günlerini orada geçirmişizdir. Ali ve Mete’nin odasında çadır kurmaca oynuyorduk. Bütün odayı çarsaf ve battaniyeleri dolaplara falan tutturup kocaman bir çadıra çevirmiştik. Sonra son bölmeyi de kapatıp içine girip oturduk. Ben tam dik duran radyatörün altına oturmuştum. Birisi üzerimizdeki çarşafı çekince, o çarşafı radyatörün üstünde tutan bu ağır bronz köpek heykeli kafama indi. Malum, kulakları bayağı sivri. Derhal annemin arabasıyla Yeniköy’den Amerikan’a gidildi ve 11 dikiş atıldı alnımın tam ortasına. Tahminen 5-6 yaşlarındaydım.

Benim anım
10 yaşında İngiltere’ye yatılı okula yollandık. Ve ilk sömestrenin ardından Türkiye’ye dönmek için hazırlanırken malum herkese hediye almak gerek. Zaten o zamanlar bavul bayağı dolu gelirdik. Memlekette hiçbir şey yok. Kahveden tuvalet kağıdına kadar bavulda getirirdik, babaanneme falan. Bir mağazada bu vazoyu gördüm. Ve nedense bayıldım bu vazoya. Yaş 10 tabii. Ne anlarız kitch’den. Aldım bu çirkin vazoyu anneanneme getirdim. Anneannem de zaten melek gibiydi, aldı bu cart mavi ucubeyi salonunun orta yerine gururla koydu. Torununun yurt dışından getirdiği ilk hediyeyi. Tam 27 sene sonra, 2007 senesinde, cenazesinin ardından aldım o vazoyu salonunun ortasından, gözyaşları içinde evime getirdim. Sevgili anneannemin anısına. Kızım Kiara’nın göbek adını da Sitare koyduk.Vazo ise şimdilik dolapta duruyor!

Benim aşkım
Kızımdan söz etmişken herhalde annesi Cristina hayatımın en büyük dönüm noktasıdır. 1 Eylül 2007’de evlendik. Malum Türk erkekleri pek takmazlar alyansları. Çoğu zaten zamparalık peşinde. Evli olduklarını çaktırmamak ya da maçoluk taslamak için takmazlar. Erkek adam takmaz ayakları... Bir de zamparalığı marifet zannederler. İçlerinde kalmış olduğu için midir acaba?. Her neyse. Çoğu Türk kadını da bilir kocasının ne bok yediğini. Sesini çıkartmaz. İlişkide ne kendine ne de karşısındakine zerre saygısı kalmamıştır. Ama kavga dövüş birbirine katlanarak yaşarlar.Ben iftiharla takıyorum alyansımı. Karıma olan sonsuz saygımdan, onun benimle evlenmiş olmasının sevincinden, onun benim eşim olmasının gururundan ve hayatımda yaptığım en iyi şeyi sürekli bana hatırlatmasını sevdiğimden...

Benim hatıratım
Bu fincan Ziya Bey’in de babası olan Serasker Rıza Paşa için yapılmış olan meissen porselen yamek takımının bir parçası. Üzerinde kendi resimleri bulunan bu yemek takımı halen bende durur. Bana 70’ler ve bir miktar 80’lerde yaşamış olduğumuz o farklı kültür, o başka İstanbul ve Osmanlı kultürünün uzatmaları yaşadığı o yılları hatırlatır. Ne artık o devir kaldı ne de öyle insanlar. Gerçi bir tane var tanıdığım, şu anda 100 yaşında. Su gibi Ingilizce, Fransızca ve Türkçe konuşan babaannemin eski dostu eski toprak. Tam bir Osmanlı Hanımefendisi. Ama dediğim gibi o günler ve insanlar artık mazi de kaldı. Ne yazıktır ki benim çocuklarım o kültürden pek fazla tadamayacaklar. Bu fincan da salonumun bir köşesinde durur, bana hep hatırlatır nereden geldiğimizi, nereye vardığımızı.

Benim trophy’im
Hayatımın dönüm noktalarından bir tanesi daha. 1996 senesinde Nasuh Mahruki ile birlikte Türk takımı olarak belki de Trophy’lerin içinde en zorlu olan 1996 Kalimantan’da giydiğim gömlek. Biz maalesef çok az farkla 2.lik alabilmiştik. Hala düşünüp durduğum olur. O anda şunu yapsaydık. Ya da orada öyle değil de şöyle yapsaydık diye... Ama neticede benim hayatıma sonsuz neşe katmış olan bu müthiş tecrübeden geri kalan tüm hatıralar benimdir. Ayrıca hayatımın akışını da değiştirmiş, bu vesileyle Manajans da müşteri temsilciliği işimi bırakıp Camel’da çalışmaya başladım. Orada da Cansu Akbel ile tanışıp bugün müthiş zevk alarak yaptığım bu yeni işimin dünyasına ilk adımlarımı atmışımdır. Yani Camel Trophy benim için 1 aylık bir macera yarışından çok daha fazlasını temsil eder. Orada edinilmiş olan sık dostluklar da yanımda kar kalmıştır. Yaşasın Camel Trophy! Keşke bugün halen yapılıyor olsaydı.

Benim maceram
İş hayatıma bir macera yarışı sayesinde girince, sanki hayatin geri kalanı da bu trendi takip etmek zorunda kalıyor gibi gelir nedense bana. Şu anda yaptığım iş ekstrem spor çekimleri. Dünyanın hemen her yerinde. Ve tabii ki de hep en ekstrem yerlerinde. Geçtiğimiz sene, kasım ayında oğlumun doğumundan 3 gün sonra Antarktika Kıtası’na doğru yola çıktım. Orada, eksi 25-35 derecelerde 2 kişilik bir çadırda 1 ay kalıp kıtadaki en zor dağlardan birini tırmanıp BASE jump yapacak olan rus atleti çektik. Bu tabii ki hayatımın en ekstrem tecrübelerinden birisi oldu. Antarktika kıtasına zaten kuzeyden giden pek fazla sivil yok denecek kadar azdır. Bu kıtanın bu ücra köşesine de bayrağı taşımış olduk.

Beyhan Bağış'ın seçtikleri

None Beyhan Bağış'ın Womenist için seçtikleri















Yorum Yapın!