Başarılı bir tasarım direktörü Suzan Toplusoy - womenist.net 

Başarılı bir tasarım direktörü Suzan Toplusoy

Roman markasının tasarım direktörü Suzan Toplusoy ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportaj, sizlere kariyer yaşamında başarılı bir kadın olabilmenin ipuçlarını verecek.

None 30 yıllık bir geçmişe sahip olan, Türkiye’nin hazır giyim firması olarak önde gelen markalarından biri olan Roman’da 2003 yılından bu yana ‘Tasarım Direktörlüğü’ görevini üstleniyorsunuz. Türk modasını ve Türk insanının tarzını nasıl tarif edersiniz?
Evet, bu görevi 2003’te üstlenmeye başladım. Fakat aktif olarak ilk koleksiyonu çıkarmam 2004 yazı ile oldu. Roman’ın spesifik bir müşteri portföyü var. Sadece iş hayatında değil, sosyal hayatında da aktif olan şehirli bir kadın. Tabii, Türk kadınının moda anlayışı, benim bu işe başlayışımı 80’lerin sonu ve 90’ların başı gibi düşünürsek, o günden bugüne çok fazla değişti.  Türkiye, artık modadan daha haberdar. Dün yapılan bir defileyi ertesi gün internet üzerinden izleyebiliyoruz. Bu sayede moda çok çabuk öğrenilip çok da çabuk tüketilen bir olgu haline geldi. Eskiden bir sezonda iki koleksiyon yapılır, tüm yaz trendleri bir paragraf içinde toparlanabilirdi. Şimdilerde modayı kalıplara sokamıyoruz artık. Aslında modayı artık herkes kendi yaratıyor çünkü hayal gücünüz gelişiyor, seçenek ve alternatiflerin çoğalması ile de ister istemez modadaki yaratıcılığınız da artıyor. Ama ne zaman Türkiye dünya ile entegre olmaya başladı ki yurt dışındaki firmalar Türkiye’ye geldi, kumaş, aksesuar ve farklı malzemeler Türkiye’de yerini aldı, tasarım gücü de artmış oldu. Tabii verilen destekler de arttı. Bu durum perakendeye çok olumlu yansıyor. Perakendedeki müşteri portföyü de artık modayı iyi algılayabiliyor ve çabuk tüketiyor.

Roman markası, 1983’te yurt dışına ilk ihracat ve 1997’de ilk yurt dışı mağazası derken 30. yılı olan 2010’un ardından şu an Bahreyn’den İngiltere’ye, Rusya’dan Yunanistan’a 12 ülkede mağazası  ve Türkiye’de de 20’ye yakın ilde sayısız satış noktası  olan dev bir marka. ‘Roman’ için kısa ve uzun vadede ne gibi hedefler var?
Öncelikle bir Türk markası olmanın verdiği avantajla yayılma gücümüzü ve hızımızı Türkiye’de kullanmak istiyoruz. Türkiye’de yapılan anketlerde her zaman ilk üç sırada yer alıyoruz. Türkiye’yi sadece İstanbul ile sınırlandırmazsak Anadolu’dan da geniş bir marka algılamamız, tanımlamamız var ve bu avantajımızı iyi kullanıyoruz. Onun için Türkiye’nin birçok noktasında Roman markasını bulabiliyorsunuz. Diğer hedefimiz komşu ülkeler, yani daha çok Körfez ülkeleri, Rusya ve diğer Türk devletleri. Bu bölgelerde hem coğrafi olarak uygunuz hem de sosyal ve kültürel anlamda bağlarımız var. Bu avantajımızı kullanmamız lazım. Türkiye bahsettiğimiz bu ülkelerden bakıldığında hakikaten cazibeli bir ülke. Özellikle İstanbul iyi bir cazibe merkezi haline geldi. Örneğin İstinye Park AVM, bugün özellikle bu saydığım Körfez ülkeleri, Rusya ve diğer Türk devletleri tarafından yoğun bir şekilde ziyaret edilen bir yer. İstinye Park AVM mağazamıza gelen müşterilerin %40’ı Türk, %60’ı yabancı müşteri diyebilirim.

İş hayatına Zeki Triko’da mayo tasarımcısı olarak başlayan Suzan Toplusoy, Türk hazır giyim sektörünün önemli markalarından ROMAN’da tasarım direktörlüğü görevine devam ediyor. Aktif olarak iş hayatının içinde yer almasının yanında aynı zamanda bir anne ve güçlü bir kadın. Suzan Toplusoy ile gerçekleştirdiğimiz sohbette ROMAN markasını, hazır giyim sektörü ve modanın geleceğini,  iş ve aile yaşantısını konuştuk.

None Bu durumun Türk dizilerinin Ortadoğu ve diğer yabancı ülkelerde gösterilmesi veya diğer  sebeplerle bir doğrudan bir ilişkisi var mı sizce?
Kesinlikle. Hem bu dizilerin hem siyasetin hem de gelişen moda olaylarının büyük etkisi, reklamı oldu. İstanbul bile kendi başına Türkiye’yi tanıtan bir değer. İstanbul’dan çıkan markalar da Türkiye’ye değer katıyor. İstanbul konseptli ürünleri de daha fazla görür olduk. Dolayısıyla bir Türk markası olarak bizim Körfez ülkelerdeki açılımımız tamamen bununla bağlantılıdır. Özellikle Suriye’de nisan ayı içerisinde 3. mağazamızı açıyoruz. Arkasından Lübnan, Ürdün ve Dubai’de mevcut satış noktalarımızın üstüne koyarak mağazalaşmamızı hızlandırıyoruz.

Bu farklı ülkeler için de ayrı koleksiyonlar üretiyor musunuz?
Hayır, ayrı bir koleksiyon üretmiyoruz. Çünkü yakın coğrafya ile sosyal ve kültürel bağlarımız var. Türk kadınından çok uzak değiller. Birtakım farklılıklar muhakkak ki vardır ama geneline baktığımız zaman Türkler doğuya, oryantal kültüre yakın. Ayrıca, trendleri yakından takip eden, bunu üretime hızla adapte edebilen bir firma olmamız da buralardaki mağazalaşmamız için önemli bir avantaj.

Avrupa için neler söyleyebilirsiniz?
Avrupa tabii ki modada öncü ama perakendede Türkiye’nin hızının gerisinde kaldı. Bugün Milano, 20 yıl önceki ile aynı. Mağazaların konsepti bile aynı. Satın alma gücü Avrupa’da belki de bir doyum noktasına ulaştı. Bu durum ekonomik verilerin bir sonucu da olabilir. Avrupa bu anlamda bir duraklama döneminde diyebiliriz. Mağazalaşma sürecinde biraz daha ağır hareket ediyorlar. Klasik veya çok uygun fiyatlı, Zara, H&M ve Mango gibi markaların tekeline kaldı mağazalaşma süreci.

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD)’nin UFUK 2015 adında 2015 yılı öngörülerine yer verilen bir çalışması var. Bu çalışmada hem gerçekçi hem de iyimser senaryolarda Türkiye’nin giderek artan bir ‘ihracat’ı söz konusu. Sizce Türkiye ‘gerçekten’ iyi yolda mı?
Türkiye, hazır giyime fason mantığı ile başladı ve Türkiye, tekstili böyle tanıdı. 90’lı yıllardan sonra da moda, mağazacılık ve markalaşma ile tanıştı. Özellikle 2000’li yıllarda devlet destekleri, markaların yeniden yapılanmaları ile Türkiye kendi modacılarını ve markalarını daha çok yaratır oldu. Avrupa ve dünyadaki moda haftalarını takip etmeye başladık ve bizim de artık bir moda haftamız var. Sanırım daha hala yolun başındayız ama bu değişim bir şeylerin farkında olduğumuzu gösteriyor. En azından farklı bir yol haritasına girdi ülkemiz. Avrupa için nispeten yakın bir coğrafyada olduğumuz için birincisi, ulaşım avantajımız var. İkincisi, hızlı ve esnek üretim yapabiliyoruz. Çin’de 4 haftada üretilip 3 haftada gemiyle gelen bir malı biz 2 haftada üretip 3 günde Avrupa’ya teslim edebiliyoruz. Katma değerli ürün ürettiğimiz ve tasarım yapabildiğimiz için bu coğrafyada önemli avantajlarımız bulunuyor.

None Tekstil ve hazır giyim sektörünü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz? Örneğin, sektörün karlılığı ne durumda?
Maliyet açısından genel giderlerin yükü var. Bu üretici için dünya ile rekabet etmek açısından bir dezavantaj. UFUK 2015 projesini de incelediğinizde görebilirsiniz ki TGSD’deki en büyük hedeflerimizden biri bölgesel olarak da tekstil üretim bölgeleri oluşturmak, belli bölgelerde uygun enerji ve çalışan ücretleriyle tekstili özel bölgelere kaydırmak. İstanbul’un sadece tasarım merkezi olması, Anadolu’daki istihdam oranının artması ve eğitim düzeyinin de buna paralel yükselmesi ayrıca göç oranın azalması ülkemiz çin daha yararlı olacak kanaatindeyim.

TİKAD Yönetim Kurulu’nda aktif bir göreviniz var.
Evet TİKAD’da kurulduğundan beri yönetim kurulundayım. 10 kadınla yola çıkıldı. Ben 12. leriyim. Bizim bu dernekteki amacımız, iş hayatında, siyasette ve akademik düzeyde başarılı iş kadınlarını bir araya getirip birer rol model oluşturabilmek. Türkiye’deki kadın katılımının her alanda artırılması, kadın hassasiyeti ve duyarlılığının hem iş hem de siyasette artı bir değer yaratması için çalışmalar yürütüyoruz. Nasıl ki ailede kadın ve erkek arasında bir denge söz konusu ise iş, siyasi, akademik ve sosyal anlamda da bu dengenin korunması gerekiyor.

Kadın girişimcilere neler önerirsiniz?
Yapılacak yasal düzenlemeler ve özel desteklemelerin dışında en önemli desteği bence erkeklerin vermesi gerekiyor. Çünkü kadınların önündeki en önemli engel, erkekler. Maalesef kadınlarla ilgili tüm söylemleri erkekler yapıyor. Kadınların, kadınlarla ilgili söylemleri yapmaları daha doğru olur. Erkeklerin kadınların önünü kesmemesi önemli.Türkiye’de bu anlamda sivil toplum kuruluşlarının da büyük desteği var. Örneğin TOBB Kadın Girişimcileri Kurulu ve Başkanı Aynur Bektaş’ın  çalışmaları önemli  bir sinerji yarattı ve olumlu etkileri oldu.

None Suzan Toplusoy markası altında tasarladığınız ‘özel kaftan koleksiyonu’ ile New York’ta  ‘’The Train Fuarı’na katılıyorsunuz. Koleksiyonunuzdan biraz  anlatabilir misiniz?
Koleksiyonu hazırlamaya 2004’te başladım ve iç pazar için düşünmedim. Tamamen Amerika’daki Train adında bir fuara katılmak üzere oluşturduğum bir projeydi. Koleksiyonu çok yakın birkaç arkadaşım beğenince İstanbul’da aynı sene bir sanat galerisinde sergiledim. 15 – 20 parçadan oluşan koleksiyonu daha sonra Bodrum Yalıkavak Marina’da ufak konsept bir mağazada satışa sundum. Talepler iyi yönde olunca mağazalarda da sergilemeye başladım. Bu arada Amerika ile ihracatım devam etti. Train Fuarı’na 3 yıl üst üste katıldım. Fakat Amerika’daki kriz, Avrupa’daki ekonomik elverişsizlikler ve benim ROMAN’daki işlerimin yoğunluğu, dernekteki çalışmalar derken ‘Kaftan Koleksiyonu’na ara vermek durumunda kaldım. Fakat marka hala devam ediyor. Önümüzdeki dönemde de sürdürmeyi düşünüyorum.

Kendi tarzınızı biraz anlatır mısınız? Zevkinizin Roman markası ile birebir örtüştüğü söylenebilir mi?
Ben aslında ‘vintage’ meraklısı bir kadınımdır. Londra, Paris, Uzakdoğu ve Amerika’ya gider, bulur ve toplarım. Oralardan çok da esinlenirim. Klasik bir yaklaşımım var modaya. Daha kalıcı, gardrobumda sürekli kullanıp çıkarabileceğim parçalardan yanayım. Düzenli ve seçici bir gardrobum var diyebilirim.  Çok süslü, renkli olmaktan ziyade kendine özgü bir çizgim var. Kullandığım giysileri hiçbir zaman bir yıllık olarak görmedim. Dolabımda çoğu şey kalıcıdır. 5 yıl önceki kıyafetlerimi bugün de hala kullanırım.

Türk ve dünyadan tasarımcılar ile ilgili neler düşünüyorsunuz?
Kendine özgü, taklit olmayan tasarımlar var. Zeynep Tosun, Begüm Salihoğlu, Özgür Mansur gibi kendi olabilen tasarımcıları, beğendiklerim olarak örnek gösterebilirim. Dünyadaki tasarımcılardan Amerikalı ve İngiliz modacıları daha başarılı buluyorum. Fransız ve İtalyan markalarının biraz daha kendini tekrar ettiğini görüyorum.

Aktif bir çalışma hayatının içinde, iki çocuklu bir anne olarak zorlandığınızı tahmin ediyor, başarılarınız karşısında sizi takdir ediyoruz. Bu işin sırrı nedir?
Öncelikle zamanlamaya ve organize olmaya önem gösteriyorum. Organizasyon yeteneğimin olduğuna ve bunu zaman içinde daha da geliştirdiğime inanıyorum. Lüzumsuz şeylere vakit harcamam. Önceliklerimden asla vazgeçmem. İş saatlerime özen gösteririm ama saat 18:30’dan sonra noktayı koyarım. Mutlaka çocuklarımla vakit geçirmem gerekiyor. Derneklerle ilgili tempom çok da yoğun değil, ayda bir toplanmaya çalışıyoruz fakat onu da iş hayatımın bir parçası olarak gördüğüm için organizasyonumu iyi yapıyorum. İş yerimde ekibimin de önemli katkıları oluyor tabii. Yorulduğum zamanlar da oluyor fakat gece herhangi bir davete gitmiyorsam genellikle 22:30’da yatıyor, uykuma da özen gösteriyorum. Sabah 07:00’de de ayaktayımdır, güne erken başlarım.

None Çocuklarınızla ilişkileriniz nasıl?
Çocuklarım daha 7 yaşındalar. Çok arkadaş gibi olamıyorum henüz. Biraz anne otoritesini hissetmeliler. İlişkilerimiz çok iyi, belli bir mesafe yok ama anneleri olduğumu biliyorlar. Kurallar ve sınırların olması gerekiyor. Eğitimlerine çok önem veriyor, spor yapmalarını teşvik ediyorum çünkü her ikisi de bence önemli. Örneğin oğlum son bir yılı lisanslı olmak üzere iki yıldır tenis oynuyor. Ayrıca hafta sonları sanatla ilgilenmelerine destek oluyorum. Birtakım sergilere, workshoplara götürüyorum, özel resim dersi aldırıyorum. Geçen günlerde kızımın okulunda bir sergi düzenlendi.  Kızımın resmi de burada bir sene sergilenecek.

Sporla aranız nasıl, evde yemek yapar mısınız?
Mayıs ayından sonra iş anlamında biraz daha sakin bir döneme girdiğimden bu anlamda kendime daha fazla zaman ayırabiliyorum. Ama genel anlamda haftada iki gün pilates yapıyorum. Vakit bulursam da evde kardiyo çalışmalarım oluyor. Bazı hafta sonlarında da kayak yapıyorum. Günlük yaşantımda da pek oturan biri değilimdir. Sürekli hareket ederim. Yemek yapmayı severim. Son 15 yıldır özellikle Uzakdoğu’ya yılda 4-5 kez gidip geldiğim için oranın mutfağına çok yakınım ve sevdiğim de bir mutfak. Zaman içerisinde epey şey öğrendiğim bir mutfak diyebilirim. Aileme ve gelen arkadaşlarıma, evde olduğum bir cumartesi ve pazar günü bu mutfaktan örnekler sergilediğim oluyor.

Eşiniz ile aynı çatı altında çalışıyor olmanın ne gibi avantaj ve dezavantajları var?
Pek zorluğu olduğunu söyleyemem. Avantajları çok daha fazladır. Fikir olarak birbirinden beslenen bir karı-kocayız. İş konusunda Turgut daha cesaretli davranırken ben biraz daha oturup değerlendirmekten yanayımdır ama birbirimizi dengeleriz. İkimiz de yenilikçi ve algıları açık olan kişileriz. İşteki sorumluluklarımız aslında biraz farklı. Ben biraz daha görsel ve tasarım boyutunda, Turgut ise işin stratejik, finans ve Ar-Ge kısmında yoğunlaşır. O yüzden gün içinde pek beraber çalışmıyoruz. Evde, doğal olarak işle ilgili önemli bir gelişme varsa birbirimizle paylaşıyoruz ama daha çok çocuklara vakit ayırmak hoşumuza gidiyor.

--video--92-- --/video--

Erkeklerin Giymeyi Derhal Bırakması Gereken 10 Şey!

Erkekler nasıl giyinmeli ve artık neleri giymekten vazgeçmeliler?

Erkeklerin Giymeyi Derhal Bırakması Gereken 10 Şey!

10 - Hasta edici darlıkta takım elbiseler!
Dapdar pantolonlara sahip, kısa paçalı takım elbiseler, takım elbise değildir arkadaşlar. Kadınların takım ...

Erkeklerin Giymeyi Derhal Bırakması Gereken 10 Şey! Devamını Oku >>

Yorum Yapın!