40'lı yaşlarda lisan öğrenmek: Zor ama zevkli bir serüven! - womenist.net 

40'lı yaşlarda lisan öğrenmek: Zor ama zevkli bir serüven!

Yeni bir dil yeni bir macera, yepyeni bir kültür…

None Uzun yıllar önce ilk İngilizce öğrenmeye başladığımda hayat kolaydı. Bize okulda gayet etkili yöntemlerle öğrettiler bu dili. Bir yıl gibi kısa bir sürede ben İngilizce'yi tamamen kapmıştım. Tabii bunda sadece 11 yaşında olmamın rolü büyük, o yaşta insan her türlü konuyu öğrenmeye çok açık oluyor. Ama ben ayrıca İngilizce'ye aşık olmuştum ya da daha doğrusu kelimelere ve onlarla yapabildiklerime vurulmuştum. Benim için dil ta o zamandan beri basit bir iletişim aracı olmanın çok ötesinde anlamlar taşımıştır. Yeni bir dil yeni bir macera, yepyeni bir kültür anlamına geliyor benim için. İnsanoğluna duygu ve düşüncelerini en sofistike boyutta ifade etmenin yolunu açıyor. Lisana olan aşkım yüzünden doğal olarak üniversitede senelerce, hatta doktora seviyesini yarılayana kadar, İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum, ve çok da severek okudum, ayrıca arada öğrettim de.

None Çocukken İngilizce'yi o kadar kolay ve hızlı öğrendiğime bakarsanız sanırsınız ki hemen ardından bir başka dil daha öğrenmeye koyuldum. Fakat hiç de öyle olmadı işte. Bu eksiklik konusunda okuldaki 2. lisan seçimimi suçluyorum: Ben kalktım Almanca aldım, üstelik senelerce özel ders de aldım, ama o kadar sevemedim ki 'cigaretten schaden der gesundheit' cümlesinin ötesinde aklımda hiç ama hiçbir şey kalmadı! Derslere girdim, sınavları atlattım ama onun ötesinde Almanca'nın ne edebiyatına ne de kültürüne zerre kadar ilgi uyanmadı bende. Bu sevimsiz tecrübe yüzünden İngilizce'nin ötesinde bir dili ciddi şekilde öğrenmeye bugüne kadar hiç yeltenmedim.

None Aslında doğruyu söylemek gerekirse Almanca'dan çok önceki ilk 2. dil girişimim Fransızca idi. Ben çocukken sapına kadar Frankofil ve Frankofon olan anneannnem ile çok zaman geçirdim. Kendisi 5 ile 18 yaşları arasında İstanbul'da o zaman sırf kız okulu olan ve rahibelerin eğitim verdiği Notre Dame de Sion'a gitmişti. Nannim çok küçük yaşında Fransız olan her şeye derin bir tutkuyla bağlanmıştı ve bu tutkusu ömrü boyunca sürdü. Ama aynı zamanda rahibelerin o çok sıkı disiplininden öylesine nefret etmişti ki o yaşadığı baskıyı da hayat boyu unutamadı. İşte bu yüzdendir ki annemi asla kendi eski okuluna sokma girişiminde bulunmadı. Annem de Robert Kolej'e gitti (o zamanki adı ile Amerikan Kız Koleji). Zamanı gelince ben de sorgusuz sualsiz aynısını yaptım.

None Ancak sanıyorum ki nannim ilerki yıllarda o kararından dolayı pişmanlık duymuş olabilir çünkü annemle beni terbiye eksikliğinden muzdarip buluyordu. Ona göre biz fazlasıyla 'Amerikalılaşmıştık.' Sanırım bizim birazcık daha hanım hanımcık matmazeller olmamızı tercih ederdi ama olamadık işte! Kendisi İngilizce öğrenmeyi hep reddetti ve Fransızca sevdasından hiç vazgeçmedi. Deli gibi okurdu mesela. Ben ufak bir çocukken nannim beni kucağına oturtur, o zaman bana çok çekici gelen rengarenk Fransızca mecmualarını okur, bir yandan da bir çocuğa enteresan gelebilecek kısımlarını, mesela karikatürleri ve resimli romanları benim için tercüme ederdi. O enstantaneler hala en değerli anılarımın arasındadır.

None Fransızca'yı sevmek aynı zamanda Fransız kültürünü sevmek demektir. Çok ufak yaşlardan itibaren, nannimin sayesinde, Fransız yemek zevkini sevmeyi öğrendim ve bir de o kolay kolay tarif edilemeyen şıklık anlayışını, hani şu Fransızların 'bilmem ki nedir' diye ifade ettikleri o özelliği, hep çok sevdim. Hani o fazla çaba sarfetmemiş gibi yaparak her daim fevkalade tip-top ve bakımlı durma meselesi var ya, işte o. 'Bu anlayışımı upuzun ve fevkalade Anglo-Saxon özelliklere sahip eğitimim boyunca her şeye rağmen asla yitirmedim, pejmürdeliğe hiç pabuç bırakmadım.' desem yeridir. Ama gene de Fransız kültürüne esas merakım çok sonraları başladı.

None İlk kez Paris'e gittiğimde aklı beş karış havada bir öğrenciydim. Ve pek de etkilenmedim doğrusu. Paris'i ve aslında tüm yaşam tarzını biraz fazla olgun, fazla stilize bulmuştum o yaşta. Ama unutmamalı ki o zamanlar ben çok gençtim ve İngiltere'ye ait her türlü detaya fena halde takık vaziyetteydim. O İngiltere ki, Fransa ile arasında sadece bir boğazcık olmasına rağmen Fransa'dan bir başka gezegenmişçesine uzaktır kafa yapısı, yaşam biçimi olarak. Daha sonraları, Paris'e her gittiğimde yavaş yavaş her şeyini çok sevmeye başladım: Zarafetini, şıklığını, her şeyin ait olduğu şekilde yerli yerinde durduğu duygusunu, sıradan insanların yaşam biçimlerini… Görünürde basit gibi gelir yaşantıları ama iyi yemek, iyi şarap, iyi sohbet yani dünyayı yaşanılır kılan ne varsa işte onlar olmadan asla yaşayamazlar, ve sonuçta krallar gibi yaşarlar, gerisi teferrüattır. Belki bunu anlayabilmem için yaşımın biraz ilerlemesi gerekiyordu.

None Ve sonunda, neredeyse 1 yıl boyunca 'Yapsam mı, yapmasam mı?' diye düşündükten sonra, geçtiğimiz kış Taksim'deki Fransız Kültür Enstitüsü’nde ilk başlayanlar için Fransızca kurslarına yazılacak cesareti toparladım. Önceleri pek ciddiye almadım olayı. Sonraları, konular ilerledikçe, çok hoşuma gitmeye başladı ve bir de baktım ki fena sardırmışım. Eşim akşamları eve geldiğinde beni ödev yaparken buluyordu. Kedim Fransız aksanıyla miyavlamaya başladı. Pratiğimi geliştirmek için haftada bir dünyalar tatlısı genç bir akademisyen hanımdan özel ders almaya başladım. Kursta ise haftada 2 kez sabah saat 10'da başlayan ve 2 saat süren derslerin tek bir tanesini bile kaçırmayarak ailemi ve arkadaşlarımı şaşkınlıklara boğdum. Normalde bırakın oraya buraya gitmeyi, sabahları 11'den evvel kimseyle konuşmam bile.

None Çok çalıştım, ve bir yandan da sık sık bu güzel dilin kuralsızlığı karşısında isyanları oynadım. Ben 'E nerde şimdi bunun mantığı?' diye ciyakladıkça sevgili hocam kibarca gülümsemekle yetiniyordu. 'Madem bu harfler sessiz kalacak, niçin bu kelimelerin arkasına yazıyoruz ki o zaman?' dedim durdum bir yandan o kelimeleri telaffuz etmeye çabalarken. O kadar çok alıştırma yapıyordum ki günün sonunda kitapları kapattığımda gözlerim bulanık görür olmuştu.

Kursta 6 ay ve 3 turun sonunda 1. sınıfın sonuna erişmiştim. Veee, ben ve sağ kalan diğer 5 öğrenci için (Çünkü işe başladığımızda nerdeyse 20 kişiydik!) Sınav günü geldi çattı! Aman ne heyecan yaptım anlatamam. Sonuçta gayet yüksek dereceyle sınavı geçtim. Aman ha, sakın sanmayın ki okulda 'inek' bir öğrenciydim. Tam tersi! Neredeyse tüm fen derslerinde dökülürdüm. Ama, geçenlerde bir konserde rastladığımız üniversiteki profesörlerimden birinin eşime gülerek anlattığı gibi, okuldayken sevdiğim bir konu olunca deliler gibi peşine düşer, mükemmeliyete ulaşmadan da bırakmazdım. Ama bir de sevmeye göreyim. O zaman da eh işte lütfen ucundan tutar, ancak sınıfı geçecek kadar durumu idare ederdim. Bu yeni Fransızca serüveninde de böyle oldu işe hobi diye başlayıp takıntı haline getirdim. Başka türlü yapamazdım!

None Artık Fransızca'da çaylak seviyesinde değilim. Orta derece dedikleri yerdeyim. Ve en tepeye kadar gitme niyetindeyim, ama emin olun hiç de kolay değil ve gittikçe de zorlaşacak. İşin psikolojik boyutu da var. 40'lı yaşlarınızda yeniden öğrenci oluyorsunuz. Üstelik yaşamının çeşitli evrelerinde üniversitede hocalık yapmış birisi olarak birden rollerin değişmesi insanın tuhafına ve hatta birazcık ağırına gidiyor doğrusu. Yine de işin ilginç yanı bu deneyim bir yandan da çok hoşuma gidiyor.

None İlk başladığımda birkaç mütevazi hedefim vardı. İlki nannimin okuduğu o parlak dergileri kendi başıma okuyup anlayabilmekti. Bunun %80'ini becerdim sayılır. Bir de sevdiğim Fransızca şarkıların sözlerini anlayabilmek istiyordum: %50'si oldu sayılır. Aynı %50'yi sinema filmleri için de iddia edebilirim. Ayrıca bu aşamada mesela Fransa’da bir otelin rezervasyon sorumlusu ile gayet güzel mesajlaşıp anlaşabiliyorum. Okumak ve yazmak dinleyip anlamaktan, ve onun ötesinde konuşmaktan, çok daha kolay.

None Evet, en zor kısmı konuşmak. Bu da son hedefim: Fransa'ya gittiğimizde garsonlara Fransızca sipariş verebilmek, daha doğrusu onların beni anlaması ve bana o çok Fransız tavırlarıyla burun kıvırmamaları! Bunu başardığımda olay bitmiş olacak! Ve biliyorum ki eğer hayatta olsaydı nannim benimle gurur duyardı. Sırf Fransızca öğrenmekte olduğum için değil, ama onun gözünde her zaman daha nezih bir kadın türüne dönüşmekte olduğum için. Yaşamın keyfini çıkarmanın değerini iyi bilen bir kadın. 'Geç olması, hiç olmamasından iyidir.' derdi bana, sanıyorum ki!

Kalplerinizi Isıtacak Yavrular!

Dünyanın en sevimli yavru hayvanlarıyla güne kısa bir ara verin!

Kalplerinizi Isıtacak Yavrular!
Kalplerinizi Isıtacak Yavrular! Devamını Oku >>

Yorum Yapın!