SONBAHAR 2009’DA İSPANYA - womenist.net 

SONBAHAR 2009’DA İSPANYA

“Arka farların kırmızı ışıklarını görebiliyorum, İspanya’ya doğru yol alıyorlar…” (Elton John klasiği “Daniel”dan)

None Cordoba’da bir de Mağribi kale-saray (Alkazar) var ama günümüze kadar pek de iyi korunamamış, o yüzden türünün harika bir örneği denemez kendisine. Cordoba’dan sonra Sevil’e geldik ve oradaki Alkazar’ı kesinlikle çok daha etkileyici bulduk. Bahçeler tam da 1001 gece masallarından fırlamış gibi büyüleyici idi.

Hepsi birbirinden farklı bahçeler merdiven ve patikalarla birbirine bağlanıyor, ortak özellikleri ise gözlerimizi alamadığımız güzellikteki ufak fıskiyeli havuzlar. Gördüğüm en romantik ve insanın duyularını en çok uyaran yerlerden biri diyebilirim. Eğer ki  Mağribiler veya buraların onlardan sonraki sahipleri de bu bahçelerde herhangi bir ruhani faaliyette bulundularsa kanımca bu kasti değil tesadüfi olmuştur. Hem bahçeler hem de yine basit ama oya gibi işlenmiş detaylarıyla muazzam güzellikteki sarayın kendisi müthiş insanı baştan çıkarıcı özelliklere sahip. Oraya da hemen yarın taşınabilirim! İçerde nefis bir “spa” bile var! (gerçekten, var!)

Besbelli ki başkaları da Sevil’i baştan çıkarıcı bulmuş, zira oldukça romantik bir tarihe sahip. Bildiğiniz gibi gelmiş geçmiş en ateşli Çingene kızı, Carmen, buralı. Ayrıca Cervantes de Sevil’liydi ve başyapıtı olan “Don Kişot”u şehirdeki hapishanede biraz “kaliteli zaman” (!) geçirirken yazdı. Hapis kısmı bir kenara, kitabı bu topraklarda yazması tesadüf değildi çünkü orada şövalyelik geleneği ile bir yandan dalgasını geçerken bir yandan da aslında insanlık tarihinin güzel bir dilimini yitirmiş olmanın ardından bir nevi ağıt yakıyor…Ve bu geleneğin doğum yeri Endülüs idi, buradan tüm Avrupa’ya yayıldı.

Sevil’in eski şehri, Santa Cruz, daracık sokakları, nefasetli hediyelik eşya dükkanları, lokanta, cafe ve barları ile çok şirin bir yer. Sevil’de bir de sırf çağımızın büyük mimarlarından Calatrava’nın şaşırtıcı güzellikteki ultra modern köprüsünü görmek için bile kısa bir nehir turu yapmaya değer. Bir de, ister inanın ister inanmayın, Sevil kasabamsı bir yer ama çarşısı hiç de fena değil, mesela Madrid’le bile boy ölçüşebilir yer yer. Sevil tamamen Endülüs özellikleri taşıyan, kendine has bir zerafeti olan hoş bir şehir.

Bir sonraki durağımız Granada…Yani eşsiz güzellikteki Mağribi sarayı Elhambra’nın şehri. http://en.wikipedia.org/wiki/Alhambra Buranın havasını kıyısından da olsa yakalamak isterseniz Yahya Kemal Beyatlı’nın “Endülüs’te Raks” şiirini bulun okuyun derim size. Bence şair Elhambra’nın ruhunu, oradaki estetik şaheseri ve derinlerdeki tutkuyu birebir yansıtıyor. Belki Amerikalı yazar Washington Irving’in eserlerinden de bilirsiniz Elhambra’yı, hani şu RipVanWinkle masalını yazan kişi (1783-1859). Kendisi İspanya’ya elçi tayin edilmiş. O zamanlar terkedilmiş olan sarayı görünce aşık olmuş ve bir bölümüne yerleşivermiş. Buraların tanınmasında, yeniden hayat bulmasındaki rolü büyüktür. Kitap haline getirdiği Endülüs hatıraları eğlencelidir. http://www.andalucia.com/history/people/irving.htm

Granada dramatik topografyası dışında pek kayda değer bir şehir sayılmaz, gün batımında tepelerin içine konuşlanmış Elhambra’ya karşıdan seyrederken (karşı tepedeki Albayzin’den yani eski Arap mahallesinden manzara süper, hele bir de sangria eşliğinde bakıyorsanız!) bazen doğa ile insan elele verince ne mucizeler yaratabildiğini görüyorsunuz. Sarayın o vahşi estetik güzelliğine arka fonda Sierra Nevada dağları mükemmel biçimde eşlik ediyor.

Endülüs turunu noktaladıktan sonra İspanya’nın Akdeniz kıyısındaki Valencia’ya geldik. Çok ilginç bir şehir değil burası, bir detay dışında : Calatrava buralı. Adam doğduğu şehre harika bir armağan veriyor. Halen yapımı sürmekte olan sanat ve bilim merkezi ile onu nehrin iki kıyısına bağlayan köprü, fütüristik ve fantastik mimarinin dünyadaki en çarpıcı örneklerinden biri olmaya şimdiden aday. Bittiği zaman Gehry’nin tasarımı olan Guggenheim müzesinin Bilbao şehrine getirdiği artı değerin 5 katını Valencia’ya getirir bence. http://en.wikipedia.org/wiki/Ciutat_de_les_Arts_i_les_Ci%C3%A8ncies

Valencia’dan sonra son durağımız Katalunya oldu. Şunu söylemeliyim ki tıpkı nasıl İspanya tam olarak Avrupa değilse Katalunya da tam olarak İspanya sayılmaz, benim diyen her Katalan’ın size hatırlatacağı gibi. Katalanlar kendilerini daha bir Avrupalı addediyorlar, Endülüslüleri ise pek öyle bulmuyorlar! Bu iki bölge arasında çok eskilere dayanan bir rekabet var, ama aslında çok temel bir özelliği paylaşıyorlar : tutku. Endülüslüler de Katalanlar da çok tutkulu insanlar. Endülüs’te bu tutkunun en somut örneği burada doğup gelişen flamenko dansı, ki yine bu toprakların insanı sayılabilecek ateşli Çingenelerin flamenkoya büyük katkıları olmuş. Katalunya’da ise tutkuyu sanatta görebilirsiniz, bu da beni gezimizin son durağına getiriyor.

Katalunya’nın başkenti Barselona, Avrupa’da en keyif aldığım şehirlerden biri. İlk kez 2003’de gördüm, iki yıl sonra tekrar gittim. dört yıl sonra yine oradaydım işte, daha da fazlasını keşfetmek için… Bu şehri neden mi seviyorum? Çünkü eşsiz Katalan ruhunu çok Akdeniz kokan bir coğrafyada yaşıyor da ondan. Eşsiz Katalan ruhu deyince bu sefer eşsiz Katalan mimar Gaudi’den sözetmek gerekiyor. Sonradan yerleştiği ve çok sevdiği bu şehri onun eserlerinin süslediğini biliyorsunuzdur muhtemelen. Dünyaca ünlü tarzına kimseler kayıtsız kalamıyor ya seversiniz ya da nefret edersiniz, arası yok. Ben şahsen bayılıyorum. Art nouveau’yu yepyeni bir güzellik ve zerafet boyutuna taşıyor Gaudi. http://www.red2000.com/spain/barcelona/phgau.html .

Barcelona’yı bir sanat merkezi yapan sadece Gaudi değil elbette. Mesela Miro Vakfı var. http://fundaciomiro-bcn.org/?idioma=2 Bu vakıf binası şehrin merkezine biraz uzak yemyeşil bir tepede kurulu. Manzara harika, ama dönüşte vasıta bulmanın zorluğu konusunda sizi uyarmalıyım. Yine de görmeden dönmeyin derim. Ben Miro’nun o yanıltıcı basitlikteki çocuksu tarzına, eğlenceli heykellerine, renk çümbüşü içindeki tablolarına hayranım. Bir şekilde beni gülümsetiyor her seferinde. Ayrıca koleksiyona ev sahipliği yapan bina, modern mimarinin güzel bir örneği. Ferah ve havadar bir müze burası, etrafındaki park da öyle.

Bu şehirdeki diğer favori müzem Picasso’nunki. Paris’teki Picasso müzesinden çok daha başarılı bence. Hem koleksiyon daha zengin, hem de binası çok hoş. Eski şehirde iki eski ortaçağ malikanesi alıp renove etmişler. Sonuç gayet aydınlık, gezmesi keyifli bir müze. http://www.museupicasso.bcn.cat/en/ Son olarak, avangard Katalan sanatçı Tapies’in de şehrin merkezinde ilginç bir vakıf/müzesi var. Post-modern sanata ilgi duyanlara önerilir.

Yukarda dediğim gibi Barcelona çok Akdenizli bir şehir, yani her anlamda rahatına düşkün ve sıcakkanlı bir yer. Ama bir yandan sofistike bir yanı da var. Barcelona’da  stil de var, ruh da, benim için insan, hayvan, şehir her ne olursa olsun olmazsa olmaz iki özellik. Üstelik burada güzel lokantalarda harika deniz mahsülleri yiyebilirsiniz, şehrin plajları da müthiş. Sonra Zara’dan tutun da Hermes’e kadar her keseye göre alışveriş imkanı var. Barselona’da alışveriş yapmak ayrı bir keyif. İster uzun geniş bir bulvar olan ve taaa Ramblas’a uzanan Passeig de Gracia’daki havalı butiklere takılın, ister eski şehirdeki ufak matrak dükkanlarda bakının, seçim sizin. Özellikle ayakkabıcı bolluğu var ve her tip ayakkabı görebilirsiniz.

Ayakkabı demişken, bu şehir yürümek için yaratılmış adeta. İşte bu yüzden Ramblas denen ve şehrin kalbinden limana uzanan upuzun caddenin büyük kısmı yayalara ayrılmış. Ama ne caddedir o Ramblas! Resmen yaşamın kalp atışlarını duyarsınız orada, açık pazar, gezinti yolu, kocaman bir hediyelik eşyacı dükkanı, mimari şaheserler geçidi, işte Ramblas bunların hepsi, ve tabii bir de insanlar var üstünden akıp giden, haftanın 7 günü 24 saat boyunca dünyanın her tarafından her türlü insanı görebilirsiniz Ramblas’da. Ünlüler, turistler, yerliler, sarhoşlar, yankesiciler, satıcılar, sokak sanatçıları, aklınıza ne geliyorsa bu caddede mevcut.

Eşi benzeri olmayan canlılıktaki Ramblas’tan aşağı, denize doğru yürürken sağınızda solunuzda oyalanacak pek çok şey bulabilirsiniz, örneğin sokak lambalarını Gaudi’nin tasarladığı ünlü meydanı, veya yine bu büyük mimarın eseri olan Güell ailesine ait malikane/müzeyi, veya kendinizi dünyaca ünlü üstü kapalı yiyecek içecek pazarı La Bouqueria’da kaybedebilirsiniz veya yan sokaklara dalıp eski şehri keşfedebilirsiniz. Merak etmeyin kaybolmazsınız, bütün yollar limana çıkıyor eninde sonunda. Limana varınca plaja paralel uzanan  yolu takip edin ve Miro’nun o çok şeker şehir heykeline el sallayın ben kendisine “balık-kadın” diyorum ama siz başka bir isim takabilirsiniz, çünkü epey yoruma açık bir eser! O upuzun plaj, yol üstündeki güzeller güzeli modern yat limanı ile çarşısı, ve plaj boyunca denize nazır yükselen lüks oteller de cabası.

Bu minvalde devam edebilirim. Barcelona öyle bir yer işte ;  her gittiğinizde yepyeni, şaşırtıcı birşeyler keşfediyorsunuz. Görmediyseniz görün derim…üstelik hakkında bunu diyeceğim çok fazla yer de yok bu gezegende. En azından, gördüğüm kadarında…gezegenimizin, yani.

Sizi terketmeden evvel, Barcelona dışında ve yakınında şiddetle tavsiye edeceğim 2 kasaba var. Birincisi Figuerras, Salvador Dali’nin doğup büyüdüğü ve sonra karısı Gaia ile beraber kendi elleriyle kurdukları müzenin olduğu yer. Müzenin içinde ve dışındaki her detay onlar tarafından seçilmiş. Sonuçta ortaya muazzam bir sürrealist sanat koleksiyonu çıkmış, ve buna binanın kendisi de dahil. Hepsi birlikte Dali’nin o harika yaratıcı dehasını yansıtıyor. http://www.salvador-dali.org/en_index.html

İkinci hedefimiz çok zengin bir geçmişe sahip olan kültürel ve tarihi zenginlerle dolu Girona. “Katolik Krallar” olarak anılan İsabel ve Ferdinand sahneye çıkıp da bütün Yahudileri Katalunya’dan kovana dek burası Kabalistik inancın en önemli merkezlerinden biri imiş. Eski şehri keyifli bir öğleden sonrası için hoş bir gezinti imkanı sağlıyor. http://en.wikipedia.org/wiki/Girona

Bir sonraki sefere kadar herkese sevgiler.

None İspanya, çoğu kişi için sonradan edinilen bir zevk. İtiraf etmeli ki İspanyollar pek öyle hemen kaynaşabileceğiniz bir millet değil. Çok zengin bir geçmişe sahip, oldukça gururlu, ateşli ve kolay parlayan insanlar ve bu geçmişin ağırlığını omuzlarında taşıdıkları belli oluyor.

Kendilerine has örf ve adetleri var, mesela uzun siestaları, çok geç saatlerde yenen akşam yemekleri gibi. Ben kendi adıma bu kültürü çok sevecen olmasa da oldukça tanıdık buluyorum : belki ucundan da olsa paylaştığımız Mağribi mirası ile Akdeniz havasının etkisidir…her neyse, ben lisan engeline rağmen İspanya’da kendimi rahat hissediyorum.

İspanya’yı ziyaret etmek her seferinde büyük bir zevk. Müzik ve yemek, her iki alandaki yerel farklılıklar, coğrafyanın doğal güzelliği, ülkenin ve insanlarının içine sinmiş sanatçı ruhu ülkeyi çok çekici kılıyor. Dali, Picasso, Lorca, Bunuel gibilerinin ülkesi büyüleyici bir yer, ve İspanya’nın bu dahi çocukları ömürlerinin çoğunu nefret ettikleri için anavatanlarının dışında geçirmediler  elbette. Tam tersi, yurtdışında yaşayıp üretirken ülkelerine olan sevgileri hiç eksilmeden onların yaratıcılığını besledi ki bu Franco rejimi altında hiçbir sanatçı için mümkün olamazdı.

Büyük çağdaş film yönetmeni Pedro Almodovar’ın dediği gibi, “İspanya için kötü bir zamanda doğmuşum, ama sinema sanatı için çok iyi bir dönemdi.” Almodovar şanslıdır çünkü en olgun ve değerli eserlerini ortaya koymaya başladığında rejim değişmişti ve hem insan hem sanatçı olarak artık özgürdü.

None Girişten anlayabileceğiniz gibi, 2009’un sonbaharında eski favorileri ziyaret edip yenilerini keşfettiğimiz bir İspanya seyahati yaptık. Yola başkent Madrid’den başladık. Yaklaşık on yıl önce bir kez gitmiştim Madrid’e. O zamanlar Madrid bana üçharika müze, birkaç iyi lokanta dışında pek fazla bir şey vermemişti. Yanlış anlamayın, asla çirkin bir şehir değil Madrid. Hatta, kocaman bulvarları, meydanları ve heykelleriyle epey görkemli bir şehir. Ama her nedense o zaman şehrin hamurunda birşeylerin eksikliğini hissetmiştim, bir şehri benim için özel kılan o tarifsiz birşeylerin.

Bu ikinci ziyaretin fikrimi değiştirdiğini söyleyemeyeceğim. Yine de şunu belirteyim, o üç müze bu şehri tekrar tekrar ziyaret etmek için başlıbaşına gayet iyi bir neden sayılır. Müzeler “altın sanat üçgeni” denen bölgede birbirlerine yakınlar, ve pek zevkli bir üçgen burası.

Büyük üstad Ernest Hemingway bir İspanya aşığı idi, orada yaşadı ve ilham aldı. Doğduğu ülke ABD hakkında hiçbir romanı yoktur ama sonradan anayurdu bellediği İspanya hakkında aralarında “Çanlar Kim İçin Çalıyor” da bulunan başyapıtları vardır. Kendisi Madrid hakkında şöyle demiş : “Prado müzesi dışında hiçbir şeyi olmasa bile her ilkbaharda bir aylığına ziyaret etmeye değer, tabii eğer herhangi bir Avrupa başkentinde bir ay yaşayacak kadar paranız varsa.” Prado’da Goya, El Greco, Velazquez gibi klasik resmin babalarının eserlerini görebilirsiniz. (www.spanisharts.com/prado/prado.htm)

Kuşkusuz mutlaka görülmesi gereken bir müze, denebilir ki değil Avrupa’nın, dünyanın en büyük sanat müzelerinden birisi.

None Yakındaki Museo de Arte Reina Sofia ise Picasso’nun dünyaca çok ünlü savaş karşıtı eseri “Guernica”ya ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Dali, Gris, Miro gibi modern resmin diğer devlerinin eserlerini de görebilirsiniz. (www.spanisharts.com/reinasofia/reinasofia.htm) Prado’nun görkemi bir kenara, burası benim Madrid’de en sevdiğim müze. Ama benim zevkim genelde klasikten ziyade modernden yana da ondan… Ayrıca inanıyorum ki gerçek modern başyapıtlar klasiği yeniden tanımlayıp “klasik” kavramına yepyeni bir anlam veriyorlar.

Şu iki link’i tıklayınca ne demek istediğim kolayca anlaşılır : www.mcs.csuhayward.edu/~malek/Velazquez5.html ve pollocksthebollocks.com/2008/06/30/pablo-picasso-las-meninas-after-velazquez/

Üçüncü müze, Thyssen-Bornemisza, harika bir özel koleksiyon ve hem erken dönem Avrupa resminden hem de modern resim sanatından muhteşem örnekler sunuyor. http://en.wikipedia.org/wiki/Museo_Thyssen-Bornemisza Benim favori sanatçılarımdan bazılarının eserleri orada asılı…Her tablosunda rüyaya benzer bir peyzajın içinde insanın tüm duyularını askıya alıveren büyük Amerikalı usta Edward Hopper örneğin, veya her eserinde insanın rahatını temelinden sarsan harika ama arıza Norveçli Edward Munch (hani “Çığlık” adlı tabloyu yapan) gibi.

None Madrid’de alışveriş de keyifli. Pahalı bir şıklık arayışındaysanız Goya-Serrano bölgesini öneriyorum size. Tüm bildik uluslararası “olağan şüphelilerin” ve bazı havalı İspanyol markalarının şubeleri bu sokaklarda. Yerel markalar hem orijinal koleksiyonlar sunuyor hem de fiyatları nispeten makul denebilir.

Daha ucuz ama trendy bir alışveriş istiyorsanız şehrin göbeğindeki iki yaya caddesi büyük mağazaları ve irili ufaklı butikleriyle sizi bekliyor : Del Carmen ve Preciados. Yeme içmeye gelince, Madrid’de kaldığımız her iki akşam da otelimize yakın olan Plaza Mayor civarında biraz da tesadüfen bulduğumuz lokantalara gittik. Turistik sayılabilecek yerler olmasına rağmen yemeklerden, ambiyanstan ve Rioja şaraplarından gayet memnun kaldık. Zaten ben İspanyol şaraplarını oldum olası sevmişimdir.

Madrid’den sonra en sevmediğim şeylerden birini yaptık : araba kiraladık. Ama benim nefret ettiğim bu araba yolculukları Avrupa’da turlarken maalesef şart oluyor, e biz de Endülüs yollarını epey bir turladık bu sefer! Benim Mağribi İspanya ile ilk karşılaşmam on yıl evvel Toledo’da gerçekleşmişti. Bu sefer de yine o zamanki hisse kapıldım : tuhaf bir kültürel hafıza kaybı yaşanıyor. Şöyle ki, Endülüs Arapları 800 yıl boyunca bu topraklarda yaşayıp mimarisi, mutfağı, müziği, edebiyatı, felsefesi kısacası tüm yaşam biçimi ile üstün bir kültür yaratmışlar. Kısacası Avrupa Orta Çağların karanlığına garkolmuşken bunlar resmen bir medeniyet meşalesi yakmışlar.

Daha önemlisi, eski dünyanın kilise tarafından yasaklanan büyük klasik eserlerini tercüme edip yorumlayarak insanlık mirasını kurtarmışlar ve sonuçta Rönesans’ın yolunu açmışlar. Ama gelin görün ki bugün kendilerinin lafı bile edilmiyor.

None İspanya’da Arap etkisinin ortak hafızadan silinmesinden önemli bir tarihi ders çıkarmak mümkün, öğrenmek isteyene tabii…8 asır boyunca İspanya’nın kocaman bir bölgesine hakimdiler, ve bu şaaşalı saltanatı bitiren sadece Kraliçe İsabel ve kocası Ferdinand ikilisi değildi kuşkusuz…

Araplar kendi aralarında iktidar uğruna o kadar tepişip çekiştiler ki bütün bu aile içi kavga sonunda onları zayıflatmayı başardı. Görünürde dostane ama fanatik şekilde Katolik olan İsabel (kendisi aynı zamanda ailenin reisiydi, tarihsel dedikodulara bakılırsa!) onları dağıtmak için pusuda bekliyordu ve zayıf anlarını yakalayınca fırsatı kaçırmadı.

Onu kim suçlayabilir ki, kadın kendi halkı için müthiş bir önderdi, her ne kadar eli kanlı ve acımasız olsa da. Mağribiler onun orduları karşısında birlik ve beraberlik içinde direnmeyi başaramayıp iskambilden kule gibi yıkıldılar.

None Sonuç olarak İspanya sırf Müslümanlardan değil Isabel ve Ferdinand’ın demir yumrukları altında ezilen Musevilerden de “arındırıldı.” Bu ikili din değiştirmek istemeyenleri engizisyon mahkemelerinde “ikna” etti, ikna olmamakta direnenler ise cayır cayır yakıldı. Aynı Musevilere daha sonraki yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun kucak açtığı bilinir. Yani kısacası 800 yüzyıllık Arap hakimiyetinin ve Musevi varlığının izleri Endülüs’ten ve kollektif İspanyol bilincinden sistematik olarak silinmiş olsa da sessiz ve derindeki mirasları yaşıyor, hatta bazen mucizevi şekilde ayakta kalmış bir halde yaşıyor.

Örnek olarak Granada’daki majestik Elhambra sarayını ve Cordoba’daki dünya güzeli mescidi gösterebilirim. İşte bu miras, ne kadar reddetseler de, kanlarına ve genlerine işlemiş insanların, ve lisanlarında, yediklerinde, müziklerinde, hatta tiplerinde apaçık görülebiliyor.

None Endülüs’teki tek kültürel miras Mağribilerinki değil. Romalılara da epey şey borçlular. Örneğin boğa güreşi onlardan miras kalmış çünkü Romalıların Mithra dininde boğa kurban etme geleneği vardı. Mithra kültü eski Roma’da özellikle ordu çevrelerinde epey yaygındı. Pekçok Hristiyan geleneğinin kökleri de bu dinde yatar. http://en.wikipedia.org/Mithraic_Mysteries Roma imparatorluğunun sonunu getiren Got kavimlerinin de Endülüs kimliğine katkısı olmuştur, eski Yunanlılar ile Fenikelilerin de.

(Enteresan ve ironik bir tarihi detay : koskoca Roma’yı yıkan o barbar kavimlerin torunlarının torunlarının torunları, daha önce de sözettiğim gibi Endülüs Araplarının da yardımıyla, eski Roma’nın sanatsal ve düşünsel bazda yeniden doğuşunu sağlayarak insanlığa Rönesans’ı armağan ettiler.) Ve tabii İber yarımadasında  tarihsel ve etnik anlamda kimselerin bir yerlere koyamadığı Etrüskler’in de izleri görülebilir.

None Endülüs’teki ilk durağımız dudak uçuklatıcı güzellikteki Mescid’e ev sahipliği yapan Cordoba oldu. Paylaştığımız şu Akdeniz coğrafyasındaki birçok “kutsal” diye bilinen mekanda olduğu gibi bu ibadet yeri de çağlar boyunca birkaç kez metamorfoza uğramış. Eskiden cami iken şimdi bir katedral vazifesi görüyor, ama hepsinden önce tıpkı burda bizim İstanbulumuzdaki Ayasofya gibi o da bir Roma tapınağı imiş. Adı ne olursa olsun büyüklüğü ve hem gözalıcı hem de sade mimarisi ile muhteşem bir yapı bu. Kemerli iç salonların zarif bir asaleti ve minimalist bir güzelliği var. http://www.andalucia.com/cities/cordoba/mosque.htm Sonradan ana binaya yapılan eklemeler eski bölümlere kıyasla fazla süslü ve “kitsch” yani “rüküş” duruyor, bunu aynı kaderi paylaşan tüm Mağribi eserler için söyleyebiliriz. 

Ama Cordoba’daki favorim, mimari bir eser değildi. Oradaki eski şehirde dünyaca ünlü Callejon de Los Flores yani “Çiçeklerin Sokağı” var (İspanyolcası çok daha romantik değil mi?). Bu sokaktaki tüm evlerin avluları, balkonları ve dış cepheleri içlerinden rengarenk çiçekler fışkıran seramik ve toprak saksılarla bezenmiş. Tam bir görsel şölen ve insanın içinden o evlerden birine taşınıvermek geliyor! Veya o avlulardan birini söküp olduğu gibi kendi balkonuna monte etmek, öylesine güzeldiler ki...

None Cordoba’daki hediyelik eşya dükkanları da bahsedilmeyi hakkediyor doğrusu, bir de eski şehirde Yahudi mahallesinin hemen girişinde bulunan ve tipik Endülüs mutfağı sunan Pepe’s adlı lokantayı önermeden geçemeyeceğim.

Cordoba’yı geride bırakmadan önce sözetmek istediğim bir başka ironik tarihi gerçek daha var : kağıdı Endülüs’e ilk getirenler Doğulular yani Mağribilerdi, ve böylece Rönesans yolunun en kritik taşlarından birini döşemiş oldular çünkü kağıt tüm Avrupa’ya buradan yayıldı. Ve tabii ki Avrupa’nın Ortaçağlardaki ilk ve en büyük kütüphanesinin Mağribi lider El Hakim (796-822) tarafından Cordoba’da kurulması bir tesadüf değildi. İşin ironisi şurada ki, asırlar önce yaratılışına büyük katkıda bulunduğu Batı kültürünü, aynı Doğuluların torunları çoğunlukla hayret ve bazen de öfke içinde izlemekte günümüzde. Büyük şair T S Eliot’a katılmamak ne mümkün : “…tarihin pek çok hileli geçitleri, yanıltıcı koridorları var / ve meseleleri, kulağımıza fısıldadığı hırsları ile kandırıyor bizi…” (“Gerontion, 1920)

None Cordoba’da bir de Mağribi kale-saray (Alkazar) var ama günümüze kadar pek de iyi korunamamış, o yüzden türünün harika bir örneği denemez kendisine. Cordoba’dan sonra Sevil’e geldik ve oradaki Alkazar’ı kesinlikle çok daha etkileyici bulduk. Bahçeler tam da 1001 gece masallarından fırlamış gibi büyüleyici idi.

Hepsi birbirinden farklı bahçeler merdiven ve patikalarla birbirine bağlanıyor, ortak özellikleri ise gözlerimizi alamadığımız güzellikteki ufak fıskiyeli havuzlar. Gördüğüm en romantik ve insanın duyularını en çok uyaran yerlerden biri diyebilirim. Eğer ki  Mağribiler veya buraların onlardan sonraki sahipleri de bu bahçelerde herhangi bir ruhani faaliyette bulundularsa kanımca bu kasti değil tesadüfi olmuştur. Hem bahçeler hem de yine basit ama oya gibi işlenmiş detaylarıyla muazzam güzellikteki sarayın kendisi müthiş insanı baştan çıkarıcı özelliklere sahip. Oraya da hemen yarın taşınabilirim! İçerde nefis bir “spa” bile var! (gerçekten, var!)

Besbelli ki başkaları da Sevil’i baştan çıkarıcı bulmuş, zira oldukça romantik bir tarihe sahip. Bildiğiniz gibi gelmiş geçmiş en ateşli Çingene kızı, Carmen, buralı. Ayrıca Cervantes de Sevil’liydi ve başyapıtı olan “Don Kişot”u şehirdeki hapishanede biraz “kaliteli zaman” (!) geçirirken yazdı. Hapis kısmı bir kenara, kitabı bu topraklarda yazması tesadüf değildi çünkü orada şövalyelik geleneği ile bir yandan dalgasını geçerken bir yandan da aslında insanlık tarihinin güzel bir dilimini yitirmiş olmanın ardından bir nevi ağıt yakıyor…Ve bu geleneğin doğum yeri Endülüs idi, buradan tüm Avrupa’ya yayıldı.

Sevil’in eski şehri, Santa Cruz, daracık sokakları, nefasetli hediyelik eşya dükkanları, lokanta, cafe ve barları ile çok şirin bir yer. Sevil’de bir de sırf çağımızın büyük mimarlarından Calatrava’nın şaşırtıcı güzellikteki ultra modern köprüsünü görmek için bile kısa bir nehir turu yapmaya değer. Bir de, ister inanın ister inanmayın, Sevil kasabamsı bir yer ama çarşısı hiç de fena değil, mesela Madrid’le bile boy ölçüşebilir yer yer. Sevil tamamen Endülüs özellikleri taşıyan, kendine has bir zerafeti olan hoş bir şehir.

Bir sonraki durağımız Granada…Yani eşsiz güzellikteki Mağribi sarayı Elhambra’nın şehri. http://en.wikipedia.org/wiki/Alhambra Buranın havasını kıyısından da olsa yakalamak isterseniz Yahya Kemal Beyatlı’nın “Endülüs’te Raks” şiirini bulun okuyun derim size. Bence şair Elhambra’nın ruhunu, oradaki estetik şaheseri ve derinlerdeki tutkuyu birebir yansıtıyor. Belki Amerikalı yazar Washington Irving’in eserlerinden de bilirsiniz Elhambra’yı, hani şu RipVanWinkle masalını yazan kişi (1783-1859). Kendisi İspanya’ya elçi tayin edilmiş. O zamanlar terkedilmiş olan sarayı görünce aşık olmuş ve bir bölümüne yerleşivermiş. Buraların tanınmasında, yeniden hayat bulmasındaki rolü büyüktür. Kitap haline getirdiği Endülüs hatıraları eğlencelidir. http://www.andalucia.com/history/people/irving.htm

Granada dramatik topografyası dışında pek kayda değer bir şehir sayılmaz, gün batımında tepelerin içine konuşlanmış Elhambra’ya karşıdan seyrederken (karşı tepedeki Albayzin’den yani eski Arap mahallesinden manzara süper, hele bir de sangria eşliğinde bakıyorsanız!) bazen doğa ile insan elele verince ne mucizeler yaratabildiğini görüyorsunuz. Sarayın o vahşi estetik güzelliğine arka fonda Sierra Nevada dağları mükemmel biçimde eşlik ediyor.

Endülüs turunu noktaladıktan sonra İspanya’nın Akdeniz kıyısındaki Valencia’ya geldik. Çok ilginç bir şehir değil burası, bir detay dışında : Calatrava buralı. Adam doğduğu şehre harika bir armağan veriyor. Halen yapımı sürmekte olan sanat ve bilim merkezi ile onu nehrin iki kıyısına bağlayan köprü, fütüristik ve fantastik mimarinin dünyadaki en çarpıcı örneklerinden biri olmaya şimdiden aday. Bittiği zaman Gehry’nin tasarımı olan Guggenheim müzesinin Bilbao şehrine getirdiği artı değerin 5 katını Valencia’ya getirir bence. http://en.wikipedia.org/wiki/Ciutat_de_les_Arts_i_les_Ci%C3%A8ncies

Valencia’dan sonra son durağımız Katalunya oldu. Şunu söylemeliyim ki tıpkı nasıl İspanya tam olarak Avrupa değilse Katalunya da tam olarak İspanya sayılmaz, benim diyen her Katalan’ın size hatırlatacağı gibi. Katalanlar kendilerini daha bir Avrupalı addediyorlar, Endülüslüleri ise pek öyle bulmuyorlar! Bu iki bölge arasında çok eskilere dayanan bir rekabet var, ama aslında çok temel bir özelliği paylaşıyorlar : tutku. Endülüslüler de Katalanlar da çok tutkulu insanlar. Endülüs’te bu tutkunun en somut örneği burada doğup gelişen flamenko dansı, ki yine bu toprakların insanı sayılabilecek ateşli Çingenelerin flamenkoya büyük katkıları olmuş. Katalunya’da ise tutkuyu sanatta görebilirsiniz, bu da beni gezimizin son durağına getiriyor.

Katalunya’nın başkenti Barselona, Avrupa’da en keyif aldığım şehirlerden biri. İlk kez 2003’de gördüm, iki yıl sonra tekrar gittim. dört yıl sonra yine oradaydım işte, daha da fazlasını keşfetmek için… Bu şehri neden mi seviyorum? Çünkü eşsiz Katalan ruhunu çok Akdeniz kokan bir coğrafyada yaşıyor da ondan. Eşsiz Katalan ruhu deyince bu sefer eşsiz Katalan mimar Gaudi’den sözetmek gerekiyor. Sonradan yerleştiği ve çok sevdiği bu şehri onun eserlerinin süslediğini biliyorsunuzdur muhtemelen. Dünyaca ünlü tarzına kimseler kayıtsız kalamıyor ya seversiniz ya da nefret edersiniz, arası yok. Ben şahsen bayılıyorum. Art nouveau’yu yepyeni bir güzellik ve zerafet boyutuna taşıyor Gaudi. http://www.red2000.com/spain/barcelona/phgau.html .

Barcelona’yı bir sanat merkezi yapan sadece Gaudi değil elbette. Mesela Miro Vakfı var. http://fundaciomiro-bcn.org/?idioma=2 Bu vakıf binası şehrin merkezine biraz uzak yemyeşil bir tepede kurulu. Manzara harika, ama dönüşte vasıta bulmanın zorluğu konusunda sizi uyarmalıyım. Yine de görmeden dönmeyin derim. Ben Miro’nun o yanıltıcı basitlikteki çocuksu tarzına, eğlenceli heykellerine, renk çümbüşü içindeki tablolarına hayranım. Bir şekilde beni gülümsetiyor her seferinde. Ayrıca koleksiyona ev sahipliği yapan bina, modern mimarinin güzel bir örneği. Ferah ve havadar bir müze burası, etrafındaki park da öyle.

Bu şehirdeki diğer favori müzem Picasso’nunki. Paris’teki Picasso müzesinden çok daha başarılı bence. Hem koleksiyon daha zengin, hem de binası çok hoş. Eski şehirde iki eski ortaçağ malikanesi alıp renove etmişler. Sonuç gayet aydınlık, gezmesi keyifli bir müze. http://www.museupicasso.bcn.cat/en/ Son olarak, avangard Katalan sanatçı Tapies’in de şehrin merkezinde ilginç bir vakıf/müzesi var. Post-modern sanata ilgi duyanlara önerilir.

Yukarda dediğim gibi Barcelona çok Akdenizli bir şehir, yani her anlamda rahatına düşkün ve sıcakkanlı bir yer. Ama bir yandan sofistike bir yanı da var. Barcelona’da  stil de var, ruh da, benim için insan, hayvan, şehir her ne olursa olsun olmazsa olmaz iki özellik. Üstelik burada güzel lokantalarda harika deniz mahsülleri yiyebilirsiniz, şehrin plajları da müthiş. Sonra Zara’dan tutun da Hermes’e kadar her keseye göre alışveriş imkanı var. Barselona’da alışveriş yapmak ayrı bir keyif. İster uzun geniş bir bulvar olan ve taaa Ramblas’a uzanan Passeig de Gracia’daki havalı butiklere takılın, ister eski şehirdeki ufak matrak dükkanlarda bakının, seçim sizin. Özellikle ayakkabıcı bolluğu var ve her tip ayakkabı görebilirsiniz.

Ayakkabı demişken, bu şehir yürümek için yaratılmış adeta. İşte bu yüzden Ramblas denen ve şehrin kalbinden limana uzanan upuzun caddenin büyük kısmı yayalara ayrılmış. Ama ne caddedir o Ramblas! Resmen yaşamın kalp atışlarını duyarsınız orada, açık pazar, gezinti yolu, kocaman bir hediyelik eşyacı dükkanı, mimari şaheserler geçidi, işte Ramblas bunların hepsi, ve tabii bir de insanlar var üstünden akıp giden, haftanın 7 günü 24 saat boyunca dünyanın her tarafından her türlü insanı görebilirsiniz Ramblas’da. Ünlüler, turistler, yerliler, sarhoşlar, yankesiciler, satıcılar, sokak sanatçıları, aklınıza ne geliyorsa bu caddede mevcut.

Eşi benzeri olmayan canlılıktaki Ramblas’tan aşağı, denize doğru yürürken sağınızda solunuzda oyalanacak pek çok şey bulabilirsiniz, örneğin sokak lambalarını Gaudi’nin tasarladığı ünlü meydanı, veya yine bu büyük mimarın eseri olan Güell ailesine ait malikane/müzeyi, veya kendinizi dünyaca ünlü üstü kapalı yiyecek içecek pazarı La Bouqueria’da kaybedebilirsiniz veya yan sokaklara dalıp eski şehri keşfedebilirsiniz. Merak etmeyin kaybolmazsınız, bütün yollar limana çıkıyor eninde sonunda. Limana varınca plaja paralel uzanan  yolu takip edin ve Miro’nun o çok şeker şehir heykeline el sallayın ben kendisine “balık-kadın” diyorum ama siz başka bir isim takabilirsiniz, çünkü epey yoruma açık bir eser! O upuzun plaj, yol üstündeki güzeller güzeli modern yat limanı ile çarşısı, ve plaj boyunca denize nazır yükselen lüks oteller de cabası.

Bu minvalde devam edebilirim. Barcelona öyle bir yer işte ;  her gittiğinizde yepyeni, şaşırtıcı birşeyler keşfediyorsunuz. Görmediyseniz görün derim…üstelik hakkında bunu diyeceğim çok fazla yer de yok bu gezegende. En azından, gördüğüm kadarında…gezegenimizin, yani.

Sizi terketmeden evvel, Barcelona dışında ve yakınında şiddetle tavsiye edeceğim 2 kasaba var. Birincisi Figuerras, Salvador Dali’nin doğup büyüdüğü ve sonra karısı Gaia ile beraber kendi elleriyle kurdukları müzenin olduğu yer. Müzenin içinde ve dışındaki her detay onlar tarafından seçilmiş. Sonuçta ortaya muazzam bir sürrealist sanat koleksiyonu çıkmış, ve buna binanın kendisi de dahil. Hepsi birlikte Dali’nin o harika yaratıcı dehasını yansıtıyor. http://www.salvador-dali.org/en_index.html

İkinci hedefimiz çok zengin bir geçmişe sahip olan kültürel ve tarihi zenginlerle dolu Girona. “Katolik Krallar” olarak anılan İsabel ve Ferdinand sahneye çıkıp da bütün Yahudileri Katalunya’dan kovana dek burası Kabalistik inancın en önemli merkezlerinden biri imiş. Eski şehri keyifli bir öğleden sonrası için hoş bir gezinti imkanı sağlıyor. http://en.wikipedia.org/wiki/Girona

Bir sonraki sefere kadar herkese sevgiler.

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!