Güzel Slovenya’da rüya gibi bir hafta - womenist.net 

Güzel Slovenya’da rüya gibi bir hafta

Lubliyana en güzel “şirin” şeklinde anlatılabilir. Ama öyle sonradan olma bir şirinlik değil bu. Şehrin çok doğal, gürültüsüz patırtısız, çok medeni, cana yakın bir güzelliği var.

None Işık bana Lubliyana’ya yapacağı iş gezisinde kendisine eşlik etmemi ilk teklif ettiğinde pek fazla ilgilenmedim açıkçası. Üstelik yeri konusunda da emin değildim. Okulda coğrafya derslerinden güç bela geçtiğimden midir, Doğu Avrupa’da demir perde sonrası oluşan irili ufaklı devletleri bir türlü takip edemediğimden midir nedir, işte her nedense bu Lubliyana’nın Estonya’da olduğuna kanaat getirdim ve üstelik gidip bu ülkeyle ilgili bir kitap aldım! Bir de Slovakya mevzusu vardı ki, o da kafa karıştırıyordu. Sonunda hatamı anladığımda (o kadar da ümitsiz vaka değilim elbet!) gidip bir tane de Slovenya kitabı edindim.

Sonra internette biraz araştırma yaptım. Gördüm ki eskiden Yugoslavya’nın bir parçası olan Avrupa’nın bu nispeten az keşfedilmiş bölgesi İtalya ve Avusturya’ya komşuydu. Ve doğal güzelliği dikkat çekiciydi. Lubliyana’nın eski bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu başkenti olmasından dolayı belirli bir ağırlığı ve şıklığı vardı. Sonuçta Işığın peşine takılmaya karar verdim. Çok da iyi etmişim neticede.

Lubliyana en güzel “şirin” şeklinde anlatılabilir. Ama öyle sonradan olma bir şirinlik değil bu. Şehrin çok doğal, gürültüsüz patırtısız, çok medeni, cana yakın bir güzelliği var. Kent nerdeyse on adımda geçebileceğiniz ufak bir nehrin 2 yakasına kurulu. Bir tepenin üzerinden şehre kuşbakışı bakan küçük ama güzel bir şato var. Bu şatonun gözetleme kulesinden tüm şehir ve çevresi görülebiliyor, tabii eğer kuleye çıkan dar ve dik merdivenleri tırmanmayı göze alırsanız. Eski şehir (aynı zamanda Lubliyana’nın merkezi, hatta kalbi) kalenin hemen dibine kurulmuş ve inanılmaz iyi korunmuş bir yapıya sahip. Olduğu gibi muhafaza edilmiş ortaçağ evlerinin yanı sıra barok mimarisinin güzel örnekleri bulunuyor. Art Nouveau stilinin birkaç çok hoş örneği de mevcut. Lubliyana’nın hiçbir yeri bazı Avrupa kentlerinde olduğu gibi Disney-vari bir yapaylığa bulanmamış – burası olabildiğince gerçek, belki sofistike sayılmaz ama bu yapmacıklıktan uzaklık bir anlamda şehre artı değer katıyor: tam bir saklı hazine Lubliyana.

None Küçüklüğüne rağmen Lubliyana’da çok sayıda sanat galerisi bulabilirsiniz. Sanat müzelerinden birinde Toulouse-Lautrec’in 19. yüzyılın sonundaki sanatsal açıdan çok verimli Belle Epoque döneminden yadigar orijinal posterlerinden oluşan güzel bir sergiye rastgeldim. Hoş bir tesadüf oldu çünkü ben Lautrec’in art nouveau ile empresyonizm arasında bir yerlere konulabilecek özgün tarzını çok severim.

Lubliyana ve çevresinin doğal güzelliği yer yer nefes kesiyor. Düşünün ki tepesi karlı kocaman dağlar ve göz alabildiğince uzanan ormanlar şehrin merkezine sadece 10 dakika uzaklıkta. Bizim yaptığımız gibi şehrin iyice dışına uzanacak olursanız eğer, örneğin bir Toskana’yı aratmayacak güzellikte manzaralarla karşılaşabilirsiniz. Biz bir araba ve bir de rehber/şöför kiraladık ve sonra bunun ne kadar iyi bir fikir olduğunu gördük. İlk gezimizi Trieste üzerinden Slovenya’nın sahil şeridine yaptık. Slovenya’nın Lubliyana’ya en uzak noktası araba ile 1.5 saat olduğundan benim gibi araba yolculuklarından hiç hazetmeyen biri için bile bu gezmeler rahatsız edici olmaktan uzaktı.

Trieste bir İtalyan liman şehri olmasına rağmen Slovenya sahilinin limanı Koper ile nerdeyse iç içe duruyor. Trieste çok ilginç bir yer sayılmaz doğrusu ama topografyası enteresan çünkü şehir birtakım tepelerin üzerinden deniz kıyısındaki koyun girintisine  kadar yayılmış, kıyıdan bakıldığında göze hoş ve estetik gözüküyor ve her İtalyan şehrinde olduğu gibi bazı güzel meydanları ve zarif mimari örnekleri bulunuyor. Bunun dışında pek heyecan verici bir yer olduğunu söyleyemeyeceğim.

None Trieste’den sonra Slovenya kıyısındaki Piran’a geçtik – işte burası şu bildiğiniz “ölmeden önce görülmesi gereken 100 yer” listelerinde mutlaka yer almalı bence. Ufacık bir sahil kasabası düşünün, Portofino’yu andırıyor ama oradaki aşırı sofistike hava hiç yok Piran’da… ve işte bu eksiklik insana sıcak bir günde kendini serin sulara bırakmışçasına bir ferahlık veriyor: Piran’ın tamamen doğal ve fevkalade sempatik, dingin, sakin bir havası var. Pastel renklerdeki evleri, ufacık meydanları, minik plajları ile kartpostal güzelliğinde bir balıkçı kasabası burası. Belki biraz Bodrum’un eski hali gibi, ama ilkellikten eser yok bütün bu doğallığa karşın… Mesela harika deniz ürünlerini oldukça makul fiyatlara yiyebileceğiniz pek çok gayet iyi balık restoranı var kıyı şeridi boyunca ve birçok eli yüzü düzgün pansiyon bulabilirsiniz. Sanırım çok turistik olmadan, koskocaman otellerin istilasına uğramadan evvel Dubrovnik de böyle bir yerdi.

Slovenler iyi huylu, kibar, misafirperver, yardımsever, yabancıya karşı çok toleranslı insanlar ama sevimli şoförümüzün bize şikayet ettiği gibi maalesef güzel ülkelerinin gizli hazinelerini pazarlayıp paraya çevirmekte çok yetenekli değiller. Bu yeteneksizliğin kocaman bir artısı da var tabii: turizm denen canavarın aşırı ticari halleri bir sürü yerde acıklı boyutlarda yaşananın aksine henüz Slovenya’nın özgün kumaşını hırpalayıp yok edememiş. İşte biz bu nedenle Piran’ı çok sevdik.

None Hemen Piran’ın yanında Portoroz adındaki Piran’dan daha şık daha büyük sahil kasabası var. Burası bize Fransız Riviyerası’ndaki bazı yerleri anımsattı ama tabii yine de oraları kadar “havalı” değil Portoroz. Yine de ben otantikliği ile Piran’ı 30 kere tercih ederim.

Kıyı şeridindeki keyifli gezimizden sonra Lubliyana’da dönmeden yoldan ufak bir sapma yapıp Predjama Şatosu diye inanılmaz bir yeri gezdik. Burası bir dağın yüzeyi oyularak o yüzeydeki kocaman bir mağaranın içine inşa edilmiş gerçek bir ortaçağ şatosu. Dünyadaki en dramatik şato mekanlarından biri diye biliniyor. Kendinizi bir peri masalının içine düşmüş hissediyorsunuz, mesela Uyuyan Güzel’in evini ziyarete gelmişsiniz gibi. Etrafınız ormanlarla, vadilerle kaplı ve yemyeşil. Burada her yıl ortaçağ turnuvaları yapılıyormuş, daha uygun bir ortam olamazdı herhalde.

Mağaralardan söz açılmışken, Slovenya’nın mağara sistemleri çok ünlü. En büyük ve en ünlüsü de Skocjan. İçinde trenle geziliyormuş. Buralarının görsel açıdan çok görkemli olduğu söyleniyor fakat bizim pek ilgi alanımıza girmediğinden o geziyi atladık. Slovenya ufacık bir ülke olabilir ama öyle çok doğal güzelliği, görülecek yeri var ki insan zamanını ekonomik kullanmak zorunda kalıyor. Örneğin at çiftlikleri ve güzel atları dünyaca ünlü ve buralara geziler var ama biz katılmadık.

None Slovenya’da dağlar da var tabii – Alplerden söz ediyoruz. Ve işte bu dağların arasında bir vadide Slovenya’nın Lake Como’su yatıyor: Bled. Bled aynı anda birçok özelliği birden sunuyor ve bu güzelliklerden her birisi parmak ısırtacak cinsten. İlk önce İsviçre’yi aratmayan bir dağ manzarası var, ve sonra bu dağların ortasına konuşlanmış resmen zümrüt yeşili bir göl ve bu inanılmaz gölün ortasında ufacık yemyeşil bir adacık ve onun üzerinde bir mücevher gibi duran ortaçağ kilisesi… Bled’in hem Slovenler hem de burayı keşfedecek kadar şanslı turistler tarafından çok beğenilmesine şaşmamak gerek sanırım. Buradaki kaplıcalar ve gölün tertemiz suları da ayrıca yüzyıllardır efsaneleşmiş bir konumda.

Ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, bu kusursuz dağ gölü manzarasına sarp bir kayanın tepesinden bakan 1000 yıllık bir şato olaya hem tarihi hem de estetik bir boyut katıyor. Yine peri masallarında anlatılan türden bir yerlerdeyiz. İnsan rahatlıkla Rapunzel’in sevgili şövalyesine bu şatonun pencerelerinden birinden upuzun saçlarını uzattığını hayal edebilir… Veya belki de Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler bu dağların eteğindeki ormanda saklanıyorlardır. Bled’in bir kez de olsa mutlaka görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Burası hakikaten büyülü bir yer. Gölün kadrolu (!) kuğularından söz etmiş miydim? Eh, onlar da var!

None Slovenya birkaç açıdan çok şanslı bir ülke. Her şeyden önce, Sovyet döneminde diğer bazı demir perde ülkeleri gibi Rus baskısının altında ezilmemelerini Tito’nun başarılı politikalarına borçlular : tamamen Rus hakimiyeti altına girmemişler, onlarınkine “himaye” diyebiliriz. Demir perde çöküp Yugoslavya birkaç devlete bölündüğünde Slovenya toprak kaybı yaşasa da bu bir açıdan iyi olmuş çünkü ellerinde küçük ama güzel ve verimli, yönetimi nispeten kolay, ekonomisi iyi işleyen, son derece uygar bir ülke kalmış. Zaten 2 milyonluk nüfusla refah seviyelerinin yüksek olması doğal, bu yüzden sefalet ve suç oranı yok denecek kadar az. Gayet huzurlu, sakin bir ülke Slovenya.

Şansları burada bitmiyor. Ayrıca bütün Avrupa’nın en eski, en iyi korunmuş tarihi kasabaları Slovenya’da. Bunlardan birisi Skofja Loka. Bunu tekrarlayıp durmamdan bıkmış olabilirsiniz belki, ama doğru işte… Burası da masallardan fırlamış bir kasaba! Mesela Kırmızı Başlıklı Kız burada yaşamış olabilirdi, büyükannesi de hemen yakındaki ormanda… Bir de Kranj bize enteresan geldi, orası daha büyük bir eski yerleşim merkezi ve Skofja Loka kadar sempatik değil ama yine de görmeye değer. Zaten hepsi birbirine çok yakın.

Slovenya’da aynı zamanda ciddi boyutta şarapçılık var ve bu konuda iddialılar. Bizim tattığımız bütün şarapları süperdi gerçekten, özellikle pinotlarını sevdik. Aslında bazı bağ ve şarap tadım gezileri vardı fakat o sıcakta bu tip bir olayı göze alamadık doğrusu ve üzülerek es geçtik!

None ---gallery---Foto galeri için tıklayın!---/gallery---

Bu güzel ülkeyi terk etmeden önceki akşam Lubliyana’da bir festival başladı: özgür, bağımsız ve dünyaya açık Avrupa topluluğu üyesi bir ülke olmalarının 20. yılını kutluyorlardı coşkuyla. Parkta yağmurun altında büyük bir kalabalıkla beraber canlı ve görkemli bir Mahler konseri izledik, gerçekten muhteşemdi.

Benim hayatta en sevdiğim şehirlerden biri olan Venedik araba ile Lubliyana’dan sadece 2,5 saat uzaklıkta. Eski dostuma bu kadar yaklaşıp da ziyaret etmemek olmazdı. Orada çok memnun mesut nostaljik bir gün geçirdik, en sevdiğimiz birkaç şeyi yaptık (Akademi köprüsünün dibindeki ufak kafede campari portakal içmek, Bauer’in terasında Grand Canal manzaralı öğle yemeği yemek, Florian’da capuccino içmek gibi). Eh, bazılarımız biraz alışveriş de yaptı, ne de olsa yaz indirimleri dört nala devam ediyordu!

Biliyorum ki Slovenya pek çoğunuz için öyle fazla gidilesi görülesi bir yer gibi gelmiyordur – henüz. Ben derim ki, turist istilasına uğramadan önce elinizi çabuk tutun ve gidin görün, çok memnun kalacaksınız.

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!