Gel Bir Daha Acıt Canımı! - womenist.net 

Gel Bir Daha Acıt Canımı!

Ne zaman canımız yanar gerçekte? Ya da en çok ne zaman yanar?

None Fiziksel olarak hissedilen acının devede kulak kaldığı, kalbin yerinden çıkacak gibi olduğu, tüm hücrelerin bedenden kopup gitmek istediği o isyanla birleşen “duygusal acıdan” söz ediyorum.

Peki, bir insan diğerinin canını ne zaman kanırtarak yakmak ister?

Sadistleri sıralama dışında bırakalım.

Bir zamanlar ya da hala sevdiğimiz bir insanı acıtmak ne zaman zevk vermeye başlar?

Canımız çok yandığında mı, deneyimlerimizden yola çıkıp yanma ihtimalini hesaba kattığımızda mı?

Aslında, aşık olan her birimiz bu acıyı göze alarak başlarız kendimizi teslim etmeye…

Bazen, celladımız zannettiğimizden yufka yürekli çıkar: Şanslıyızdır…

Bazen, celladımıza sahip olmadığı bir iyi niyet ve vicdan atfederiz: Safızdır…

Bazense, canımız yandıkça kuyruğu dik tutmaya ve “acımıyo, acımıyo işte” demeye ve acı vermesi için karşıdakini yüreklendirmeye devam ederiz: Aptalızdır…

İlk can yakmanın dozu ile düzeyinin ve elbette verilen tepkinin belirleyici olduğuna inanıyorum ben.

Canı en fazla yananlar, kuyruğu dik tutma kaygısıyla acılarını göstermeyenler hatta bundan hoşlandıklarını belirtenlerdir.

Genellikle iki dik kuyruk birbirini çekici bulduğundan ve ne yazık ki birbirlerinin aynası olduklarını fark etmediklerinden, karşılıklı doz artımına gidilir.

Verilmeyen ilk duygusal tepki, boğaza takılır kalır, her darbede bir balık kılçığı gibi yırtar içimizde bir yerleri. Ne çıkabilir artık ne de yutabiliriz.

Acımızı hafifletmek için yollar ararız ki genellikle karşıdakinin canını daha fazla yakmanın bir çözüm olacağını sanırız.

Ancak, bu oyunun kazananı olmayan bir kör dövüşü olduğunu anlamak çok da uzun sürmez…

Canı yanan canı nasıl yakacağını da bilmektedir çoğunlukla…

Her seferinde artırılan acı dozu, saygı ve insanlık sınırlarını da zorlamaya başladığında tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Varolan sevginin bile çaresiz kaldığı hallerdir bunlar.

Taraflardan biri her zaman daha fazla sever demeyelim, çünkü herkes kendince sever.
Ancak, taraflardan biri her zaman daha fazla zaaf gösterir ya şaşmaz kural..

Zaafı daha fazla olan vazgeçer ilk, acı vermeye devam etmekten..
Acılarla olgunlaştığından mıdır, kaybetme sınırına geldiğini fark ettiğinden mi bilinmez, her sert darbeyi sevgiyle ve olgunlukla karşılarsa eğer, aynen filmlerdeki gibi bu döngüyü kıracağını düşünür safça.

Dedik ya, “safça”…

Karşıdakini ölümcül darbeyi vurması için tahrik edenin tam da bu safça iyi niyet olduğunu bilmez, bilemez.

Aslında, canı her zamankinden fazla yanmaya başlamıştır saf’ın, gelen darbeleri iyi niyetle karşılama çabası tüm sert kabuğunu çatlatmıştır.
Kendi de can yakarken hissettiği eşitlik duygusu, yerini değersizlik ve aşağılanmanın kurbanı rolüne bırakır.

İyi niyet kalkanıyla ölümcül darbeden kurtulacağını sanır.

Karşıdaki bu iyi niyeti sevgisizliğin umursamazlığı diye düşünür belki de. Canını bile yakamamaktadır!

Kanırtmak ister.

Kanırtmanın çeşitli yolları vardır: En başta, karşıdakini suçlamak gelir. Gerçeklikle ilgisi olsun ya da olmasın. Suçlamak ve gerçekte ne olduğunu umursamaksızın, bu suçlamalara inanmaya devam etmek. Bu yüzden dinlemez, dinlemek bile istemez. Dinlemek, hala değer verdiğini gösterir ya, en can acıtıcı olan da budur zaten, bilir: Dinlemeye bile değmezsin!

Kanırtmanın bir diğer yolu, bilerek ve isteyerek telefonları açmamak, atılan mesajlara yanıt vermemektir. Hafif gibi görünse de genellikle, bir kavganın ya da sert bir tartışmanın ardından getirildiğinde kanırtıcı etkisi görünür: Cevap vermeye bile değmezsin!

Yollardan biri de, karşıdakinin bazen bedenini, bazen aklını, bazen kararlarını küçümsemek ve değersizleştirmektir: Beğenilmeye bile değmezsin!

Bir diğer yol, karşıdakini nesneleştirmektir. Yani, üçüncü şahıs muamelesi yapmak… Asla, ikisine dair olmaz paylaşılanlar. Seks bile bir başkası ya da başkaları ile. İlle de yatağa girmelerinden söz etmiyorum elbette. Hayalini kurduklarını söylemek, yatakta başkalarını sayıklamak, ikisine dair en yoğun yaşanan an’larda üçüncü kişinin varlığını hissettirmek: Sen özel biri değilsin! Çıplak kaldığım her an arzularımı en az senin kadar ateşleyecek  “dolu” rakibin var. Sen bedenlerden birisin, sıradan ve rastgele…

Hala direnenler için, entelektüel düzeyi ne olursa olsun, ilkel atalarımızdan çok da farklı olmayacak sayısız yollar da var elbette.

Çirkin, kaba ve terbiyesiz sözlerle çivilemek mesela: Saygıya değmezsin!

Daha da ileri giderse, tekme tokat girişip haddini bildirmek de olabilir.

Genellikle hangi safhada durulacağı saf’ın saflık derecesiyle mi ilgilidir, yoksa anlık bir ayma haline mi bağlıdır bilemiyorum..

Belki de, bir zamanlar varolan ve kurtaracağına inanılan sevgiyi korumak, O’ndan uzakta ama hala sevmeye devam edebilmek için zaafı olan uzaklaşmaya ve bu kedi fare oyununu sonlandırmaya karar verir.

Sadece, çok sevdiğimiz birilerinin bizi sonuna dek acıtmasına izin veririz.

En çok sevdiklerimiz bizi en fazla yaralayanlar olur çoğu zaman.

“Birbirimizin yaralarını okşayarak iyileşebiliriz ancak” diyen ünlü yazarımız bile en sevdiğini yaralarken hatırlamaz büyük ihtimalle bu sözünü…

Yaralar bazen ölümcül olur, bir daha sevmeye cesaret edemeyecek kadar…

Yaralar bazen kabuk bağlar, celladımız çağırdığında “gel, bir daha acıt canımı” diyecek kadar…

www.empatiegitim.com

Kalplerinizi Isıtacak Yavrular!

Dünyanın en sevimli yavru hayvanlarıyla güne kısa bir ara verin!

Kalplerinizi Isıtacak Yavrular!
Kalplerinizi Isıtacak Yavrular! Devamını Oku >>

Yorum Yapın!