CUBA LIBRE! * (BİR KÜBA MACERASI) - womenist.net 

CUBA LIBRE! * (BİR KÜBA MACERASI)

*Rom ve Kola ile hazırlanan, özgür küba anlamına gelen bir içki

None --gallery--Foto Galeri için tıklayın!--/gallery--

3 yıl evvel kendimize göre radikal bir karar alıp yeni yıla egzotik bir yerlerde  girelim dedik. Ve kalktık mojitonun, müziğin, kutsal bakirelerin (bu konuya tekrar geleceğiz!), pek de bakir olmayan diğer yerlilerin ve halkının samimiyetle “ulu önder” olarak andığı Fidel’in ülkesi Küba’ya gittik. Toplam 19 kişilik bir tura katıldık ve turdaki insanların şekerliği seyahatin başarısına büyük katkıda bulundu.

Aslında ben ve eşim turla biryerlere gitmekten hiç hazetmeyiz çünkü sonuçta kimlerle dipdibe kalacağınızı kimse bilemez. Ama Küba, hele ilk seferde, öyle hop diye çekip gidebileceğiniz bir yer değil, o yüzden Robert College’de benden birkaç sınıf büyük bir arkadaşın sahibi olduğu bir tur şirketinin organizasyonuna katıldık ve şansımız “accaip” yaver gitti : organizasyondaki aksaklıklara rağmen, ki bu sırf rehberlerin beceriksizliğinden değil Küba’daki sistemden (veya sistemsizlikten) kaynaklanıyordu, yolculuk çok başarılı geçti. Seyahat arkadaşlarımız çok eğlenceli insanlardı, o sayede uzun yollara dayanabildik hep beraber.

Küba başlıbaşına bir deneyim. Ya seversiniz ya da nefret edersiniz, işte öyle bir yer. Karayip güneşinin altında gölgelere pek yer yok! Biz Küba’ya neredeyse ilk görüşte aşık olduk. Paris’ten 10.5 saat süren uçuşun ardından yorgunluktan sefil ve üstelik Air France’ın kötü servisinden muzdarip halde öfkemiz burnumuzda indik Havana’ya. Sonra havalanı terminalinin dışına çıktık, o güzelim palmiyelerden süzülüp gelen Karayip havasını kokladık, ve o anda büyülendik, tüm yorgunluğumuzu anında unutarak…

Küba’ya ilk anda bayıldık, ve bu aşk hep devam ediyor. Çünkü Küba güneşin, özgürlüğün ve müziğin ülkesi.

None Havana’da kaldığımız otel, Parque Central, 5 yıldızının her birini fazlasıyla hakediyordu. Eski şehrin (La Habana Vieja) tam göbeğindeydi, ki bu bölge aslında Havana’nın nabzının attığı yer. Şehrin yaşamı bu tarihi mahallenin çevresinde dönüyor.

Burada pek çok bar, lokanta, klüp ve hediyelik eşya satan dükkan var. Çok renkli bir yer, ve her bir işletmede, en basit tostçuda bile, nerdeyse 24 saat canlı müzik yapan bir grup var. Küba’nın ritmine karşı koymak imkansız. Heryerde dans da var tabii, haliyle.

Havana’nın ruhu var. Hem de ne ruh! Irk ayrımcılığı diye bir kavram yok. Bu renk körlüğü neticesinde İspanyol, Afrika ve yerli halkın etkilerinin birleşmesiyle ortaya çıkan hoşgörü havasına başka hiçbir yerde rastlamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Havana’nın yıpranmış ama hala güzel yüzünde hep bir gülümseme var. Ve müzik asla susmuyor.

Şehir biraz Katrina öncesi New Orleans’ı andırıyor : Dekadan koloniyel yönetim bir dönem yerlilerin sömürülmesine yol açmış elbette, ama mimari açıdan büyük güzelliklerin doğmasına da ön ayak olmuş bir yandan. Ancak bir zamanların görkemli binalarının çoğu şimdi acınacak halde.

Havana’nın tarihi bölgesinin restorasyonu için UNESCO epey yardım yapmakta, işte bu sayede etrafta pek çok inşaat görülüyor. Bu da beni her turistin çok çarpıcı bulduğu bir meseleye getiriyor : Küba’nın fakirliği. Bu insanların hükümetin verdiği basit ve temel ihtiyaç maddeleri dışında gerçekten hiç ama hiçbirşeyleri yok, yine de ister inanın ister inanmayın, şikayet falan ettikleri yok. İnanılmaz gerçekten, ama söylenip durmamalarının tek nedeni Castro rejiminin inkar edilemez sertliği değil.

Buradaki genel felsefe şöyle, yeterince rom, sigar ve seks varsa ne diye gerilelim ki? İklimin payı büyük : güneşin sıcaklığı insanların kalplerindeki kötü hisleri de eritiyor muhtemelen.

None Tembellik bir diğer faktör, e yani sonuçta kim tropik bir adada durmadan çalışmak ister ki? Maalesef dilenenler var, bu da insanın kanına dokunuyor. Bizim grupta hazırlıklı gelenler vardı, yanlarında sokaklarda dilenen ufak çocuklara dağıtacak defter ve kalem vardı yanlarında.

Biz hanımlar rujlarımızı, seyahatte hepimizin yanımızda bulundurduğumuz minik parfümleri Küba’lı kadınlara dağıttık. Bu parfümcükler sayesinde yaşları 15 ile 85 arasında değişen birçok Küba’lı kadının yüzünde gülücükler açtı.

None Bir başka çarpıcı detay da Küba’lıların yaşamlarını sokakta geçiriyor olmaları. Bizim “medeni” dünyadaki büyük şehirlere kıyasla Havana’daki adi suç oranı çok düşük. Bir de insanların evleri ufacık olunca çekinmeden kapılarını dış dünyaya açıyorlar ve yaşamı hep beraber paylaşıyorlar.

Sokaklarda dolaşırken bu açık kapılardan görebildiğimiz kadarıyla bizim gibi tüketime dayalı kapitalist bir dünyadan gelen ziyaretçilerin bu yaşam tarzını anlaması imkansız. Ben şahsen dans, müzik ve romdan ibaret bir dünyada yaşayamazdım, ama onlar hayatlarından gayet memnun görünüyor. Sevgili Fidel’leri ölünce neler olacak, bunu kimsecikler kestiremiyor. Şu sıralar sağlığı iyi gibi, üstelik arada çıkıp şanına yaraşır devrimci laflar ediyor.

Ben kendisini çok seviyorum! Bilmem bilir misiniz, yakın tarihte CIA’in sayısız suikast girişimini burnu bile kanamadan atlatmış tek dünya lideri Fidel Castro… Bu bile adama hayran olmak için yeterli bir neden bence.

None Küba’nın yakın tarihine ilgi duyanlar Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeliler. Burası devrik diktatör Batista’nın rezidansı imiş bir zamanlar. Fidel, Che ve silah arkadaşlarının Meksika’dan Küba’ya çıkarma yaptıkları “Granma” adlı o meşhur tekne burada sergileniyor. İnsan Fidel’in Küba’sı hakkında olumsuz bir dolu şey sıralayabilir, ama yadsınamaz olan gerçek şu ki Fidel halkını tam bir “şer üçgeni”nden kurtardı : gayet acımasız bir diktatör olan Batista ile onun çevresindeki ahlaksız sömürgenler, kanser gibi ülkeye yayılmış güçlü Amerikan Mafyası, ve komşu Amerika’nın emperyalist hayallerinden oluşan bir üçgendi bu ve halkı esir etmişti. (Resmi olarak kölelik sistemi 1886’da ortadan kaldırıldı, ama hepimiz biliyoruz ki bir halkı köle etmenin birden fazla yolu vardır.)

None Bu arada, Amerika’nın hışmına uğrayan bir başka diktatörün, Saddam’ın aksine, Batista’nın Küba’dan tüymesine izin verildi ve Küba halkından tırtıkladığı yüklü miktarda para sayesinde kalan hayatını konfor içinde yurtdışında sürdürdü. Ama tabii tarihe bakınca bu işlerde hep bir çifte standart olduğu seziliyor. Che’nin CIA tarafından katli de bunun güzel bir örneğidir : Kumandan Ernesto “Che” Guevara’dan sözediyorum, hani güzel yüzü dünyanın her yerinde özgürlüğün sembolü olan kahramandan.

Che sadece devrim afişlerini süslemekle kalmadı tabii. Hayatını okurken onun mesleğine olan aşkı (tıp doktoruydu ve tıpkı Türkan Saylan gibi bir dönem kendini vebalılara adamıştı), Castro’nunkini bile geçen liderlik/önderlik yeteneği ve inanılmaz karizması beni çok etkilemişti. “Motosiklet Günlüğü” adlı filmi görmüşünüzdür belki, Che’nin otobiyografik notlarından yola çıkılarak yapılmış, gençlik günlerini anlatan çok hoş bir film bu. Tabii efsanenin en başından sözediyor, daha sonrasını anlayabilmek için Oliver Stone’un “Che”si de süper bir film.

None Sonradan benimsediği ülkesine olan aşkından ve hizmetlerinden dolayı (aslen Arjantinlidir) Che Küba’da neredeyse bir tanrı statüsünde. Fidel’i seviyorlar ama Che’ye tapıyorlar. Ardından yakılan dünyalar güzeli ağıtı bilirsiniz (“Hasta Siempre”). Fidel ve Che kurtarıcıları onların… Bana göre Küba’nın esas dini de bu zaten, Che kültü. Aslında bir dinleri daha var, pagan inanışı ile Katolikliğin tuhaf biçimde harmanladığı Santeria dini. Ve işte başta sözettiğim o “kutsal rahibe”lere geldik. Bunlar, 50’li ve 60’lı yaşlarını süren ve artık hayata bir es vermeleri gerektiğine karar veren birtakım Kübalı kadınlar. Sadece bir yıllığına (!) seksten vazgeçiyorlar, alkolü ise sonsuza dek bırakıyorlar, sonra da kendilerini kutsal bakire ilan ediyorlar! Sokakta dolaşırken onları kolaylıkla ayırdedebilirsiniz çünkü tepeden tırnağa beyaz giyip mutlaka beyaz bir şemsiye ve “büyü boncukları” takıyorlar. İçindeki büyüleri İstanbul’daki düşmanlarımıza uygulamayı hayal ederek Santeria hakkında İngilizce bir kitap aldık ama maalesef kitap Santeria mitlerinden bir demet imiş, büyü tarifi falan yoktu fakat gene de bizi eğlendirdi çünkü pek renkli, hatta müstehcen hikayeler içeriyordu.

None Kübalılar müthiş yaratıcı insanlar, belki de hayatlarından memnun olmalarının bir sebebi de budur. Havana’daki açık havada hergün kurulan sanat pazarında satışa sunulan resimlerin çoğunu herhangi bir Avrupa kentinde galeriye koysalar iyi iş yapar dersem yalan söylemiş olmam. Çok ucuza satılan bu resimler her türlü zevke hitap ediyor, oradan eli boş çıkmak imkansız. Tahta oymacılığında da çok başarılılar.

Sovyet rejimi çökünce Küba’nın en önemli maddi desteği de bir anda ortadan kalktı, ve müthiş bir ekonomik krizle karşı karşıya kalan Castro rejimi kurallarını gevşetmek ve ülkeyi turizme açmak durumunda kaldı, başarılı da oldular. Sanat ülkede bu sektörün vazgeçilmez ögelerinden biri haline gelmiş, ve hatta turistik pazarın dışında şehirde gayet şık galeriler açılmış. Şimdilik fiyatlar makul, turistler de bunun keyfini çıkarıyor, ama yakın gelecekte neler olur bilinmez. Tamamen dışa açılsalar global sanat piyasasında bir Küba devrimi yaşanır bence. Havana’da ayrıca bir sanat müzesi de bulunuyor.

None Unutmadan, Küba’ya giderseniz kredi kartlarınızı evde bırakın çünkü nerdeyse hiç kullanmayacaksınız. Benimkiler yolculuk boyunca rahat bir nefes aldılar! Kart kabul eden yerlerde yüksek komisyon alıyorlar. Euro ve Dolar değiştirebiliyorsunuz, ama Fidel sırf ABD’ye gıcıklık olsun diye Dolar alışverişinin üzerine hatırı sayılır bir komisyon koyuyor. Pazarlarda, sokaklarda alışveriş yaparken yasak olduğu halde Euro ve Dolar geçerli akçe sayılıyor. Aslında turistlerin özel peso’yu kullanmaları gerekiyor ve bu da her yerde geçerli oluyor. Halkın kendisi değeri çok daha düşük olan ve yabancı parayla değiştirilemeyen Küba peso’sunu kullanmak zorunda. Her türlü mal alışverişinde hükümetin sıkı kısıtlamaları var ama tabii ki bu kurallar bol miktarda deliniyor. Kübalılar iş devleti kandırmaya gelince de epey yaratıcı olabiliyorlar.

Bunu yapmanın başlıca yollarından biri sigar alışverişi. Sigarları fabrikalardan kaçırıyorlar ve el altından üçte bir fiyatına satıyorlar. Bu iş hemen bütün lokantalarda yapılıyor. Ama sokakta veya iki arada bir derede böyle bir alışveriş yapmanızı hiç önermem çünkü ucuzların çoğu “sahte sigar.” Ben sigardan anlamam ama bizim grupta ucuz alıyorum diye sevinip de fena halde kazıklananlar oldu. Bu yüzden sigar alacaksanız yerli rehberinizin önerdiği güvenilir kaynaklara yönelin. Çok sağlamcıysanız paraya kıyar hükümetin dükkanlarından alırsınız. Bunların gerçek sigar olduğuna emin olabilirsiniz.

None Yeme-içmeye gelince, daha önce Küba’ya gelenlerden oldukça farklı izlenimler edinmiştim. Bizim grup adına konuşacak olursam, rahatlıkla diyebilirim ki her yediğimiz içtiğimizden gayet memnun kaldık. Bol miktarda ve çok ucuza ıstakoz gibi deniz mahsülleri yenebiliyor, üstelik gayet de lezzetli yapıyorlar. İyi lokantalarda eli yüzü düzgün ama biraz pahalıca ithal şaraplar var. Yerel şaraplar o kadar başarılı değil çünkü normalde Kübalılar rom veya birayı tercih ediyorlar. Biz önce roma uyum sağlamakta güçlük çektik, ama seyahatin sonuna doğru soda, rom, taze nane ve kahverengi şekerle yapılan ve nefaset serinletici bir içki olan mojitoya karşı ciddi bir bağımlılık oluştu bünyelerde. Bu bağlamda bir başka Küba spesyalitesinden sözetmek istiyorum. Burada “paladares” denen ev-lokantalar mevcut.

Birilerinin evine ve/veya bahçesine gidip oturuyorsunuz ve cüzzi rakamlara ev sahibesi tarafından bir güzel yedirilip içiriliyorsunuz. Biz grupça Havana’nın banliyölerinden birindeki bir palador’da pek keyifli bir öğlen yemeği yedik, ve içtik tabii.

None Romdan söz açılmışken, konu ister istemez Ernest “Papa” Hemingway’e geliyor. Kendisi adeta Küba’nın fahri konsolosu gibiydi, ülkenin havasına suyuna insanlarına müziğine vurgundu, insanlar da onu hep el üstünde taşıdılar.

Şehre damgasını vurmuş büyük usta yazar, ve hatırası hala heryerde capcanlı. Eski şehrin merkezinde Floriditas diye bir bar var, derler ki Hemingway “daiquiri” denen yine rom bazlı tatlı içkiyi burada icat etmiş, daha evvel götürdüğü şişelerin üstüne “cila” veya “yolluk” niyetine. Burada anısına kadeh kaldırdık biz de. Ustanın Havana’nın hemen dışındaki harika evini de ziyaret ettik. Burası bir müze zaten. Kocaman bir araziye yayılmış şık ve büyük, havuzlu bir kır evi. Orada pek keyifli bir hayat yaşamış olmalı, bu yüzden Küba’ya hayran olmasına hiç şaşırmadım.

None Yolculuğumuzun deniz ve güneş kısmı için turistik Varadero’yu es geçtik ve onun yerine Trinidad denen şehre gittik. Havana ve Varadero adanın Atlantik kıyısında, Trinidad ise Karayip tarafında. Havana’dan Trinidad’a 5 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varabildik, yolların güzelliğinden (!) dolayı oldukça sarsıcı bir yolculuk oldu ama doğrusu hepsine değdi. Otel tipik bir “herşey dahil” işletmeydi, ve tabii ki kalite olarak bizim tesislerin yanında pek amatör kalırdı, ama doğal güzellikler bütün eksikleri görmezden gelmemizi sağladı. Sonuçta ben de balıklarla yüzdüm, tıpkı Godfather’daki Luca Brasi gibi - O East River’da, ben Karayipler’de-.

Trinidad şehri bir dünya mirası olarak UNESCO’nun koruması altında. Öyle tuhaf bir çekiciliği var ki adeta zaman tüneline girmiş gibi oluyorsunuz. Eski kaldırım taşları ile döşeli yollar, kolonyel dönemden kalmış binalar, hem bir zamanların zengin tüccarlarının malikaneleri (çoğu müze) hem de fakir halkın mütevazi evleri ( hala içlerinde yaşıyorlar ) yüzyıllara meydan okuyorlar. Havana’nın tarihi bölgesinde olduğu gibi pekçok yerde renovasyon çalışmaları sürüyor.

Trinidad yolunda ziyaret ettiğimiz bir diğer kolonyel kasaba olan Cienfuegos da iyi korunmuş tarihi merkezi ve tipik neo-klasik şehir düzeni ile çok hoşumuza gitti.

Bu seyahatteki nadir hayal kırıklıklarından birini ünlü Hotel Nacional’daki şovda  yaşadık. Bu otelin ünü 1959’u 60’a bağlayan o tarihi yılbaşı gecesinden kaynaklanıyor. Otelde yapılacak olan balo, Fidel ve arkadaşlarının tabiri caizse Havana’nın kapısına dayanmaları ile son anda iptal oluyor ve zamanın yüksek sosyetesi çil yavrusu gibi dağılıyor.

Otelin Mafya ile yakından bağlantılı tarihçesi de ilginç: 1946’da Lucky Luciano burada bir “zirve” yapıp Havana’nın bölüşülmesini masaya yatırıyor. 1955’de otelde açılan gece klübü ve kumarhaneyi Meyer Lansky işletiyor. Bugünlerde burası hala gece klübü ama fena halde turistik bir yer. Şovun kendisi biraz okul müsameresini andırsa da şarkılar ve melez dansçıların güzelliği takdire şayandı.

Son olarak : Mafya demişken, Godfather (Baba) filmlerinin de Havana’ya damgasını vurmuş olduğunu söylemeden geçmeyelim. O meşhur yılbaşı gecesi Michael Corleone’nin (Baba 2) Havana’yı apar topar terk ediş sahneleri gözümün önünde. Michael hayali bir karakter olabilir ama devrim öncesi Küba’da daha evvel de dediğim gibi Mafya fazlasıyla gerçekti. Castro ve arkadaşları hepsini başarıyla kovdular. Bugün Küba’da uyuşturucu ve kumar yok.

Herkese sevgiler.

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!