Languedoc ve Provence - womenist.net 

Languedoc ve Provence

Kathar’ların izinde : Languedoc ve Roussilon’a yolculuk...

None Olay çoğumuz için “Da Vinci” şifresiyle başladı. Orada Cathar’ların ve Tapınak Şövalyelerinin öyküsünü okuduk. Sonra aramızdaki meraklılar (mesela ben!) bu mevzulara fena sardırıp bir sürü başka kitaplar okuduk da okuduk… Tüm o okuduklarımın içinde bana en çarpıcı gelen detay şu oldu: Hıristiyan Katolik kilisesinin tarihindeki en “etkin” haçlı seferi sanıldığı gibi İslam dünyasına karşı değildi. Bu haçlı seferi kilisenin “sapkın” ilan ettiği bir mezhebe karşı yapılmıştı ve diğer pek çok haçlı seferinin aksine fevkalade başarılı olup amacına ulaşmıştı.

Peki, kimdi bu insanlar? Çok kısaca özetlemek gerekirse, Katharlar olarak biliniyorlardı, Fransa’nın İspanya sınırına yakın Languedoc bölgesinde yaşıyorlardı ve Hristiyan olmalarına rağmen kilisenin öğretilerini reddediyorlar, kendi inanç ve felsefeleri doğrultusunda ibadet ediyorlardı. Özünde dualist bir inanç sistemiydi bu ve gnostik denen Doğu felsefelerinden etkilenmişti. Kathar mezhebini kabullenenler, Katolik kilisesini materyalizmin tavana vurmuş olması nedeniyle aşırı yozlaşmış bulup reddediyorlardı.

None Ve işte bu reddediş onların  sonu oldu çünkü Kilise öyle bir düzen kurmuştu ki en ufak bir fikir veya inanç ayrılığına asla tahammülü yoktu. 13. yüzyılın başında, 1209 senesinde, Papa Innocent 3’ün önderliğinde bir haçlı seferi düzenlendi, birçok derebeyi ona asker ve para yardımı yaptı ve özetle Katharların kökü kurutuldu. Kilise ve engizisyon acımasızdı, kimsenin gözünün yaşına bakmadı. Köyler kasabalar dümdüz edildi ve orada yaşayanlar kadın çocuk demeden canlı canlı ve cayır cayır yakıldı. Kardeş kardeşi yoketti, Kilise amacına ulaştı.

Din adına yapılan bu katliama rağmen Katharların efsanesi Fransa topraklarında sürmekte. Biz gezimize Toulouse’dan başladık. Eski Romalılar tarafından Garonne nehrinin iki kıyısına kurulmuş bu şehrin güzel mimarisi bugün bile Romalı bir hava içeriyor. Eski şehrin merkezindeki dar uzun sokaklardaki binaların hoşluğu Toulouse’a “la ville rose” yani “pembe şehir” ünvanını kazandırmış. Biz bu bölgede bir otelde kaldık ve görmeye değer yerleri ayakla gezdik. 11. yüzyıldan kalma Saint Sermin kilisesi Bizans esintileri taşıyor. Çok etkileyici bir yapı ve ünlü Fransız mimar Viollet-le-Duc tarafından özenle restore edilmiş. Ayrıca nehir boyunca yürümeyi ve Pont Neuf (Neuf köprüsü) üzerinde turlamayı tavsiye ederim. Toulouse 120 bin öğrenci barındıran bir öğrenci kenti, o yüzden her daim capacanlı. Yörenin yemekleri de sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz. Eski şehrin göbeğindeki klasik bir brasserie olan Grand Cafe de Opera’yı rahatlıkla önerebilirim, deniz mahsulleri pek lezizdi.

None Toulouse’dan sonra araba kiralayıp Kathar bölgesinin içine daldık. Ilk hedefimiz Carcasonne’du. Bu dünya şirini kasaba güzel Fransız kırsalında aniden karşımızda beliriverdi ve kendimizi bir tarih kitabının sayfalarına dalmış gibi hissettik. Carcassonne, Avrupa’daki “citadel” yani etrafı surlarla çevrili ve halen ayakta kalmış ortaçağ kentleri arasında en ilgi çekici olanların ilk beşine rahat girer. Burası da eski bir Roma yerleşimi, sonraları önemli bir Kathar merkezi olmuş, ta ki Haçlıların 1209’daki kuşatmasına kadar. Katharların ardından da yaşamış bu kent ve yıpranmış zamanla ama 19. yüzyılın ortalarında yine dostumuz Viollet-le-Duc tarafından eski güzel haline getirilmiş ve bugün müthiş bir turistik merkeze dönüşmüş. Cidden nefes kesici bir güzelliği var buranın, evet çok turistik ama o turist kalabalığı ve hediyelik eşya satan klişelerle dolu bir sürü dükkanın varlığı bile Carcassonne’un çekiciliğine gölge düşüremiyor. Aslında kalabalıktan kaçıp biraz arkalara, daha sessiz sokaklara dalarsanız oralardaki kır lokantası havasındaki sempatik işletmelerde bu yörenin zeytinyağı, ot ve baharat bazlı çok meşhur yemeklerinden yiyebilir, daha da meşhur hatta dünyaya nam salmış şaraplarından tadabilirsiniz. Ah, hele de hava güzelse, bilmem kaç asırlık bir ağacın gölgesinde oturuyorsanız, nefis de bir d’Oc şarabı yudumluyorsanız belli mi olur, bi de bakarsınız o ağaçın yaprakları size çok eski sırlarını fısıldar… Buralara gelmeyi düşünenlere ufak bir tüyom olacak, mutlaka eski şehirde bir gece kalın çünkü Carcassonne’un gece manzarası akıllara zarar, o surları, kuleleri öyle bir aydınlatıyorlar ki şehir Avrupa’nın en harika manzaralarından birine dönüşüyor.

Ve sonraki durak: Montsegur. En fecaat Kathar katliamlarından birisi 1244 yılında burada yaşanmış. Bugün burası bir dağın tepesinde mağrur bir kalıntı halinde ve o tepelerden insanların inanç adına birbirlerine çektirdikleri zulmü haykırıyor bütün dünyaya. Ziyaret ettiğimiz diğer kayda değer Kathar yerleşimleri Perpignan, Beziers ve Narbonne oldu. Hepsinin anlatacak çok hikayesi var, detaylı bir gezi için çok vakit ayırmak lazım. Tarih bir kenara, memleket cidden çok güzel, yeme içme gezme son derece keyifli.

None Languedoc’taki son durağımız Rennes-le-Chateau oldu. Bir dağa tırmandık, oradaki ufacık kiliseye gittik ve şu meşhur Berenger Sauniere isimli şahsın mezarını ziyaret edip sagılarımızı sunduk. Kendisi hani Dan Brown’ın uzun uzun anlattığı eski papaz, özetle adam 19. yüzyıl sonlarında yaşamış, bu tepedeki köye ve İsa’nın sadece müridi değil resmen karısı olduğu iddia edilen (tabii Katolik Kilisesi bu iddiayı şiddetle reddediyor!) Magdalalı Meryeme adanmış kiliseye kafayı takmış, burayı restore etmiş. Efsaneye göre bu “eski” papaz, çünkü daha sonra kiliseden ayrılmış, hem bir hazine bulmuş ve çok zengin olmuş, hem de Katharlara ait muazzam bir sırrı keşfetmiş. Artık ne kadarı hayal ürünü, ne kadarı gerçek bilemem ama biz görevimizi yaptık, gittik yerinde gördük. Bu arada, şarap bölgesinin tam göbeğindeydik, şişe şişe alalım eve götürelim çok istedik doğrusu ama yolumuz öyle uzundu ki taşımak mümkün olamazdı, biz de yerinde içmekle yetindik, eh bu da fena bir seçenek sayılmaz sanırım!

None Languedoc’tan sonra Avignon’a yani Fransa’nın Provence denen bölgesinin kalbine vardık. Bütün Frankofonlar şu şarkıyı bilirler, “Sur le Pont d’Avignon” (Avignon köprüsünün üstünde.) 19. yüzyıldan kalma dandirik bir operettendir şarkı, her nedense çok ünlüdür. Şarkıda bahsedilen, Rhone nehrinin üstünde yarısı yıkık ama yine de çok güzel duran bir ortaçağ köprüsü, bugün tarihi eser olarak geziliyor. Avignon bir dönem papalara başkent vazifesi görmüş, 14. yüzyılda Vatikan’ın yozluğundan bıkan papalar kendilerine yeni bir merkez aramışlar ve neticede bir süreliğine Avignon’u mesken tutmuşlar. Bugün onların koskocaman saraylarını gezebilirsiniz, gotik mimarinin şaheserlerinden biridir. Avignon sapına kadar “Provençal”: bu sözcük Fransız kırsalındaki yaşam tarzını özetlemek için kullanılır yani bölgenin adı o yaşam tarzı ile özdeşleşmiştir. Lavanta tarlaları, çiçekler böcekler otlar, zeytinyağı şarap, güzel yemekler, nefis manzaralar, elişi örtüler yastıklar, taş kuleli kır evleri, bunları getirin gözünüzün önüne… Acele yok, keyif var, özetle. Görünüşte basit ama sofistike tatlar içeren bir yaşam. Bir de Avignon’un ünlü Cote d’Azur’e yani Fransız sahil şeridine yakın olduğunu anımsarsak hoş bir Akdeniz esintisi içermesine şaşmayız.

None Avignon’dan içerilere, Provence bölgesinin derinliklerine indik. Uzes denen kasabada öğlen yemeği için mola verdik ve nefis bir Sancerre eşliğinde tabiri caizse tam damardan bir Provençal deneyim yaşadık. Sonra da kuzeye, Lyon’a doğru yol aldık. Lyon bende Paris olmaya çalışan ama bir türlü beceremeyen bir şehir izlenimi bıraktı. Güzel olmasına güzel ama nerde Paris’in zarafeti, havası, suyu… Vasat bir çarşısı var Lyon’un, güzel sanatlar müzesi idare eder ama çok da etkileyici sayılmaz, hakkını yemeyelim arada çünkü Lyon’da çok güzel eski binalar var, geceleri 2 nehrin üstündeki köprüleri güzel aydınlatıyorlar... Evet, bir de böyle bir esprisi var Lyon’un, şehrin kalbi 2 nehir ortasında uzanan bir yarımadada atıyor. Zaten bütün atraksiyonlar bu Presq’ile denen bölgede yer alıyor. Bu bölgenin tepesinde kocaman gotik bir katedral var ve katedralin çevresinden aşağı inen dik yokuşlar, sizi eski şehrin St. Jean denen hoş bölgesine götürüyor. Elimde olmadan Paris ile karşılaştırıyorum ve burayı dar sokakları, galerileri, lokantaları, barları ile Paris’teki Marais semtine benzetiyorum. Ama yine Sezar’ın hakkı Sezar’a, Lyon’un özellikle St. Jean’da bulunan “bouchon lyonnais” denen lokantaları çok meşhur, bunları bir nevi geleneksel halk meyhanesi olarak düşünebilirsiniz ama tabii şimdilerde çok şıkları ve pahalıları da var ve her biri klasik Lyon mutfağından seçmeler sunuyor. Nedir derseniz, mesela ördek ve pate bu yemeklerin başıonı çekiyor. Bouchon hadisesi çok popüler ve yaygın. Genelde gayet rahat, samimi ortamlarda güzel yemekler yiyorsunuz, öyle ağır Fransız şıklığı, kasıklığı yok buralarda. İki tanesini önereceğim, ikisi de Presq’ile bölgesinde, 2si de güzel ve ünlü: Le Sud ve Leon.

None Lyon’dan sonra İsviçre sınırına yakın Annecy’e geçtik. Alplerin kucağına yerleşmiş biju gibi oturan bir şehircik Annecy. Güzel bir gölün kenarındaki Annecy’nin eski şehri  minnacık kanalları, bu kanalların kenarındaki eski evleri ve bu evlerin cephelerini süsleyen çiçekleri ile ünlü. Kartpostal mükemmelliğinde manzaralar ile karşılaşıyorsunuz, görmeye değer. Bir de eski şehirdeki Le Pichet adlı restoranda öğle ziyafeti çekin kendinize, yemekler mükemmel ortam rahat… Daha iyisi can sağlığı!

İsviçre’ye geçince gezimiz noktalanmış oldu. Ben Jönev’in pek hayranı sayılmam, fakat hava güzeldi en azından. Gezmek tozmak da güzeldi, ama doğrusu en güzeli eve dönmekti, her zamanki gibi!

---gallery---Foto Galeri için tıklayın!---/gallery---

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!