Ten eşini seçiyor mu gerçekten? - womenist.net 

Ten eşini seçiyor mu gerçekten?

Eş seçtiğimiz bazı insanları çocuğumuz gibi severiz, arkadaşımız gibi ya da…

None Birbirimize dokunduğumuzda tanıdıklığın verdiği rahatlık ve güven duygusuyla bırakırız kendimizi…

Rahattır, sakindir dokunmak… Rutinleşir zamanla… Sonraları dokunmasak da çok dert etmeyiz…

O insan yaşamımızda vardır ve var kalacaktır, tenlerimiz zevk alsa da almasa da…

Başka değerlerle ilişkimizi beslersek, “ten” isteklerini söylemekten vazgeçebilir bir süre sonra…

Filmlerde gördüğümüz zaman da “film işte” demek kolay olur.

Başka değerlerle beslemezsek eğer ilişkiyi, ten’i zapdetmek çok zor olur…

Bazen başka insanların soğuk gölgesi düşer üzerimize bazen de hırçınlıklar, acıtıcı suskunluklar ya da yanyana yabancılar doldurur evlerimizi..

Bazen karşımızdaki insan bizi o kadar tutkuyla ister ki, “hadi eşimiz olsun” deriz…

Onun teni bizi seçmiştir…

Onun ateşiyle ateşlenir, teslim ederiz kendimizi…

Güzeldir, zevklidir dokunmak…

Özenle pişirilmiş bir yemeği yemek gibidir…

Bazen biz de baharatlarımızı katmak isteriz, bir ondan bir benden…

İlk başta isteksiz olan ten vazgeçilmez bulmaya başlayabilir bu yemeği.

Bazen almaya o denli alışırız ki, karşıdakinin alevi sönene dek aklımıza gelmez çorbada bizim de tuzumuzun olabileceği…

Biraz hor görmeye alışkınızdır bizi seçeni…

Bu yüzden bizden vazgeçtiğini de anlamayız çok zaman…

Terslemelerimize şükrettiğini anladığımızda hayıflanırız yakıcı bakışların yokluğuna…

None Bazense ne olduğunu anlayamadan birbirimizin kollarındayken tanırız eşimizi…

Bazen tanışır tanışmaz,  bazense yılların arkadaşlığının üstüne fark ederiz…

İki ten dokunmadan tanışamazlar gerçekte…

Yer, gök, zaman, uzay hepsinin karıştığı bir haldir yaşanan…

O’nun kollarındayken her şey tam ve bütün görünür…

Zaman kayar…

“BU! BU!” diye bağırır hormonlar, hücreler…

Ten tenliğini unutur, ruh ve beden hepsi bir’dir artık..

Yapışmak ve erimek isteriz birbirimizde…

Zevkle yenen bir önceki tanımlamadan farkı mı nedir? 

Zihnin uçup gitmesidir, özenle pişirilmekten çok doğaçlama yapılan lezzet bombasıdır…

Ten’lerin birbirini seçmesi bir hediyedir çok zaman…

Fark etmesini bilenler için elbet…

Bazen o kadar şiddetlidir ki ışık, yanmaktan korkar taraflardan biri…

Güçsüz kalmaktan, gücünü teslim etmekten, birbirinin içine erimekten…

Doğrudur belki… Kurşun asker ve balerin kız’ın kaderini okumadık mı çocukken?

Bazen de, bu kadar kolaycacık bir hediye alıvermiş olmak çok gelir, kıymetini bilmeyiz…

Spor gibi yapılan ten oyunlarıyla eşdeğer bulmaya bile başlayabiliriz…

Gri bakışlarla süzdüğümüz rutin hayatımızdaki tek neş’eyi sık değiştirdiğimiz partnerlerde bulmaya çabalarız…

None Şekeri gittikçe yenisini çiğnemeye başladığımız sakızlarla karnımızı doyurmaya çalışırız…

Ten’in hediyesini fark etmek, kıymetini bilmek çok aç kalmakla mı ilgilidir, kendini lezzet bombasına layık bulmakla mı, yoksa güven duygusuyla mı bilemem…

Bildiğim bir şey var, hayatın bize verdiği en büyük hediye; ruh ve bedenlerin armonisiyle kurulan bir eş ilişkisidir…

Bir olmanın en iyi deneyimlendiği hal yani…

Bir olmak derken tek bir nota olmaktan değil, tutkulu bir müzik parçası olmaktan bahsediyorum elbet…

Anlaşmazlıklar, korkular, tereddütler, yoksunluklar, amaç farklılıkları ancak bu armoni ile daha baş edilebilir, hoş görülebilir, büyümemizi, güçlenmemizi sağlayabilir bence…

Acısa da canımız, Ten Eş’imiz öptüğünde gül biter orada…

Eş olmak yan yana olmak değildir bazen…

Tenlerimizin bildiğini aklımızın bilmediği de olur…

Ten’in aklını akıldan saymazsak eğer, ruh da pek ortalarda görünmez çok zaman…

Bazen ten eşleri eskimekten korkarlar, ya da yerini birilerinin almasından?

Ruhunuza teninizle dans etmeyi öğretebildiyseniz korkacak bir şey yoktur…

Ruh tenle nasıl mı dans eder?

Kesinlikle Latin: Özgür, pervasız, tutkulu, neşeli, kıvrak, teması kaybetmeden, inişler ve çıkışlarla dengelenmiş, keyifli, coşkulu, uyumlu ve ritmik…


Ve her ilişki kendi dansını yapar…

Bazı ilişkilerin dansı, çiftlerin sımsıkı birbirini tuttuğu, figür şansı kısıtlı “slow dans”lara benzer, bazısı omuzlarımızdaki baskıdan ve zıplamaktan dermanımızın tükendiği “halay”lara, bazısı da kimsenin karşıdakiyle ilgilenmediği, kendi figürleriyle kalça titrettiği bireysel dans “oryantel”e…

Ten eş’imizle yaptığımız danssa ancak Latin olabilir…

Birlikte ve özgür… Yormadan, yorulmadan eğlenerek…

Dokunmak ve dokunulmak bir dansa dönüşüyorsa, ruh teni ten ruhu özlüyor ve birbirinizin ruhunu ve tenini o dansa davet ediyorsanız, aklınız çaresiz seçer eşini…

Dansa kadar yol uzun…

None Çok zaman, ten’ler başını öne eğerek hediyesini koltuğunun altına sıkıştırıp gitse de, ten’lerin bilgeliği aklımızın bilmişliğinden baskındır…

Ten’imiz ruhumuzla aklımız arasındaki ince köprüdür, sesi ruha yaklaştıkça sakin çıkar, kulak vermezsek zor duyulur, StarWars’taki Yoda’ya benzer -ufak tefek ama güçlü- ; ruhtan uzaklaşıp egoya yaklaştıkçaysa, bencilleşir ve kalınlaşır sesi, avaz avaz kulağımızda çınlar…

Sakin olanı, zor duyulanı zor bulunanıdır aslında…

Neden mi zor duyarız?

Aklın yani ego’nun korkuları yüzünden. Korkular o kadar avaz avazdır ki, o sakin sesi duymak güçleşir.

Akıl korkularından kurtuldukça ego’dan da kurtulur. Akıl ten’in bilgeliğine ortak olur.

Düşme korkusu olmadan dans edebiliriz artık…

Sahi, son bir soru size:
Teninize tutkuyla dokunduğunuzda aklınıza ilk kim geliyor?


www.empatiegitim.com

None Birbirimize dokunduğumuzda tanıdıklığın verdiği rahatlık ve güven duygusuyla bırakırız kendimizi…

Rahattır, sakindir dokunmak… Rutinleşir zamanla… Sonraları dokunmasak da çok dert etmeyiz…

O insan yaşamımızda vardır ve var kalacaktır, tenlerimiz zevk alsa da almasa da…

Başka değerlerle ilişkimizi beslersek, “ten” isteklerini söylemekten vazgeçebilir bir süre sonra…

Filmlerde gördüğümüz zaman da “film işte” demek kolay olur.

Başka değerlerle beslemezsek eğer ilişkiyi, ten’i zapdetmek çok zor olur…

Bazen başka insanların soğuk gölgesi düşer üzerimize bazen de hırçınlıklar, acıtıcı suskunluklar ya da yanyana yabancılar doldurur evlerimizi..

Bazen karşımızdaki insan bizi o kadar tutkuyla ister ki, “hadi eşimiz olsun” deriz…

Onun teni bizi seçmiştir…

Onun ateşiyle ateşlenir, teslim ederiz kendimizi…

Güzeldir, zevklidir dokunmak…

Özenle pişirilmiş bir yemeği yemek gibidir…

Bazen biz de baharatlarımızı katmak isteriz, bir ondan bir benden…

İlk başta isteksiz olan ten vazgeçilmez bulmaya başlayabilir bu yemeği.

Bazen almaya o denli alışırız ki, karşıdakinin alevi sönene dek aklımıza gelmez çorbada bizim de tuzumuzun olabileceği…

Biraz hor görmeye alışkınızdır bizi seçeni…

Bu yüzden bizden vazgeçtiğini de anlamayız çok zaman…

Terslemelerimize şükrettiğini anladığımızda hayıflanırız yakıcı bakışların yokluğuna…

None Bazense ne olduğunu anlayamadan birbirimizin kollarındayken tanırız eşimizi…

Bazen tanışır tanışmaz,  bazense yılların arkadaşlığının üstüne fark ederiz…

İki ten dokunmadan tanışamazlar gerçekte…

Yer, gök, zaman, uzay hepsinin karıştığı bir haldir yaşanan…

O’nun kollarındayken her şey tam ve bütün görünür…

Zaman kayar…

“BU! BU!” diye bağırır hormonlar, hücreler…

Ten tenliğini unutur, ruh ve beden hepsi bir’dir artık..

Yapışmak ve erimek isteriz birbirimizde…

Zevkle yenen bir önceki tanımlamadan farkı mı nedir? 

Zihnin uçup gitmesidir, özenle pişirilmekten çok doğaçlama yapılan lezzet bombasıdır…

Ten’lerin birbirini seçmesi bir hediyedir çok zaman…

Fark etmesini bilenler için elbet…

Bazen o kadar şiddetlidir ki ışık, yanmaktan korkar taraflardan biri…

Güçsüz kalmaktan, gücünü teslim etmekten, birbirinin içine erimekten…

Doğrudur belki… Kurşun asker ve balerin kız’ın kaderini okumadık mı çocukken?

Bazen de, bu kadar kolaycacık bir hediye alıvermiş olmak çok gelir, kıymetini bilmeyiz…

Spor gibi yapılan ten oyunlarıyla eşdeğer bulmaya bile başlayabiliriz…

Gri bakışlarla süzdüğümüz rutin hayatımızdaki tek neş’eyi sık değiştirdiğimiz partnerlerde bulmaya çabalarız…

None Şekeri gittikçe yenisini çiğnemeye başladığımız sakızlarla karnımızı doyurmaya çalışırız…

Ten’in hediyesini fark etmek, kıymetini bilmek çok aç kalmakla mı ilgilidir, kendini lezzet bombasına layık bulmakla mı, yoksa güven duygusuyla mı bilemem…

Bildiğim bir şey var, hayatın bize verdiği en büyük hediye; ruh ve bedenlerin armonisiyle kurulan bir eş ilişkisidir…

Bir olmanın en iyi deneyimlendiği hal yani…

Bir olmak derken tek bir nota olmaktan değil, tutkulu bir müzik parçası olmaktan bahsediyorum elbet…

Anlaşmazlıklar, korkular, tereddütler, yoksunluklar, amaç farklılıkları ancak bu armoni ile daha baş edilebilir, hoş görülebilir, büyümemizi, güçlenmemizi sağlayabilir bence…

Acısa da canımız, Ten Eş’imiz öptüğünde gül biter orada…

Eş olmak yan yana olmak değildir bazen…

Tenlerimizin bildiğini aklımızın bilmediği de olur…

Ten’in aklını akıldan saymazsak eğer, ruh da pek ortalarda görünmez çok zaman…

Bazen ten eşleri eskimekten korkarlar, ya da yerini birilerinin almasından?

Ruhunuza teninizle dans etmeyi öğretebildiyseniz korkacak bir şey yoktur…

Ruh tenle nasıl mı dans eder?

Kesinlikle Latin: Özgür, pervasız, tutkulu, neşeli, kıvrak, teması kaybetmeden, inişler ve çıkışlarla dengelenmiş, keyifli, coşkulu, uyumlu ve ritmik…


Ve her ilişki kendi dansını yapar…

Bazı ilişkilerin dansı, çiftlerin sımsıkı birbirini tuttuğu, figür şansı kısıtlı “slow dans”lara benzer, bazısı omuzlarımızdaki baskıdan ve zıplamaktan dermanımızın tükendiği “halay”lara, bazısı da kimsenin karşıdakiyle ilgilenmediği, kendi figürleriyle kalça titrettiği bireysel dans “oryantel”e…

Ten eş’imizle yaptığımız danssa ancak Latin olabilir…

Birlikte ve özgür… Yormadan, yorulmadan eğlenerek…

Dokunmak ve dokunulmak bir dansa dönüşüyorsa, ruh teni ten ruhu özlüyor ve birbirinizin ruhunu ve tenini o dansa davet ediyorsanız, aklınız çaresiz seçer eşini…

Dansa kadar yol uzun…

None Çok zaman, ten’ler başını öne eğerek hediyesini koltuğunun altına sıkıştırıp gitse de, ten’lerin bilgeliği aklımızın bilmişliğinden baskındır…

Ten’imiz ruhumuzla aklımız arasındaki ince köprüdür, sesi ruha yaklaştıkça sakin çıkar, kulak vermezsek zor duyulur, StarWars’taki Yoda’ya benzer -ufak tefek ama güçlü- ; ruhtan uzaklaşıp egoya yaklaştıkçaysa, bencilleşir ve kalınlaşır sesi, avaz avaz kulağımızda çınlar…

Sakin olanı, zor duyulanı zor bulunanıdır aslında…

Neden mi zor duyarız?

Aklın yani ego’nun korkuları yüzünden. Korkular o kadar avaz avazdır ki, o sakin sesi duymak güçleşir.

Akıl korkularından kurtuldukça ego’dan da kurtulur. Akıl ten’in bilgeliğine ortak olur.

Düşme korkusu olmadan dans edebiliriz artık…

Sahi, son bir soru size:
Teninize tutkuyla dokunduğunuzda aklınıza ilk kim geliyor?


www.empatiegitim.com

Erkeklerin Görmek İstediği Ama Söyleyemediği 7 Şey!

Erkeklerin sizden istedikleri bazı şeyler var ama asla ne olduklarını söylemeyecekler!

Erkeklerin Görmek İstediği Ama Söyleyemediği 7 Şey!

Hayranlık!

Evet, bizler iltifat duymaya bayılıyoruz çünkü onları sonuna kadar hak ediyoruz. Ama her ne kadar dile getiremeseler de erkekler ...

Erkeklerin Görmek İstediği Ama Söyleyemediği 7 Şey! Devamını Oku >>

Yorum Yapın!