Kürşat Başar ve baş ucundaki müzik... - womenist.net 

Kürşat Başar ve baş ucundaki müzik...

Çocukluğu sırasında farklı şehirlerde yaşamış üniversitede felsefe eğitimi görmüş gazeteci Kürşat Başar ile Womenist dergisinden Jozi Levi’nin söyleşisinde genel hayatını ve müziğine özellikle de saksafona olan aşkını ele aldık.

None Felsefe eğitiminin hayata bakışında, yazılarında çok etkisi olduğunu söyleyen gazeteci/yazar/müzisyen yazılarında herhangi bir şeyi anlatmanın aslında zor olduğunu belirtiyor.

J.L-Farklı şehirlerde yaşamanın sizde yarattığı etkiler ve size kattıkları nelerdir?
K.B-
Her şeyden önce, çok farklı insanları tanımamı sağladı. Türkiye’nin farklı yerlerindeki hayatı yaşayarak görmüş oldum. Bu ülkeye bir açıdan bakmamak gerektiğini öğrendim. Ama farklı yerlerde yaşamak ve bir yerden bir yere taşınmak özellikle çocuk yaşlarda derin bir ayrılık hissi bırakıyor insanda. Her gittiğiniz yerde yeni insanlarla tanışıyorsunuz ama aynı zamanda geride başkalarını bırakıyorsunuz.

J.L-Romanlarınızda yaşamadığınız bir dönemi detaylarla anlattığınız oluyor. Bunun için nasıl bir araştırma yapıyorsunuz?
K.B-
Bunun için arşiv taraması, o dönemde yazılmış romanları, dönemi anlatan kitapları okumanın yanı sıra gündelik hayatla ilgili bulunabilecek ayrıntıları araştırmak, dönemin insanlarının alışveriş alışkanlıkları, yeme, içme, eğlence hayatı, farklı konulardaki modalar, konuşulan konular gazete ve dergilerden de bulunabiliyor. Ve elbette sinema bu konuda en önemli kaynaklardan biri.

None J.L-Kitaplarınızda kadınları anlatıyorsunuz ve onların ağzından anlatıyorsunuz. Bir insanın hayatındaki ilk kadın annesidir. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı? Anneniz bir kadın figürü olarak sizi nasıl etkiledi?
K.B-
Benim çocukluğum annem, teyzem, anneannem, babaannem, halam, yengem gibi pek çok kadının arasında geçti. Annem klasik bir Türk annesidir ama edebiyat öğretmenliği nedeniyle özellikle şiirle ilgilenmeme neden oldu. Her zaman yaptıklarımı destekledi. Ama bizdeki alışılmış aile düzeni içinde yetiştik. Yani çok genç kuşaklardaki gibi annemiz arkadaşımız değildi. Bizim kuşağımız için annelerimiz bir kadın figürü değil anne figürüydü.

J.L-Programda bir masada insanlar oturup yemek yiyor ve birbirleriyle sohbet ediyorlar. Böyle bir konsept oluşturmanın zorlukları nelerdir. Programla ilgili unutamadığınız bir anınız var mı?
K.B-
Aslında yemek yenmesinin tek nedeni insanların kendilerini bir televizyon stüdyosunda hissetmemeleri ve gerçekten benim evime konuk gelmiş gibi bir süre sonra bunu unutmalarını sağlamaktı. Bunu da başardık büyük oranda. En büyük zorluk yemekte değil de farklı kesimlerden ve alanlardan insanları bir araya getirmek ve konuşturabilmek. Programda o kadar çok şey oldu ki... Bazen insanlar kimseye anlatmadıkları çok özel anılarını anlattılar, bazen ağladılar, bazen program bittiği halde birlikte oturup sanki gerçekten benim evimdeymiş gibi sohbete devam ettiler.

J.L-Müziğin hayatınızdaki yeri nedir?
K.B-
Müziğe çocukluktan beri hep ilgim vardı ama sanırım ortaokula başlarken piyano dersleri alarak başladı. Çocukken en çok dinlediğim grup the Beatles’dı. Sonra rock dönemi geldi. Davul çalmaya başladım. Sonra caza ilgi duydum ve bugüne kadar da bu ilgi devam etti. Benim için yazı kadar önemli müzik. Her zaman yanımda oldu. Başucumda Müzik ismini biraz da bu nedenle koydum. Her zaman başucumdaydı gerçekten. Kimi şarkılar vardır ki beni çok üzgün olduğum bir anda neşelendirebilir, kimi şarkılar da duyduğum anda ağlatabilir.

None J.L-Jazz’da sevdiğiniz dönemler, akımlar hangileridir?
K.B-
Benim en sevdiğim dönemler 1950 ve 60’lı yıllar. 50’lerde modern cazın en güzel örnekleri verildi. Bunlar arasında benim için en muhteşem topluluk Miles Davis beşlisidir. 60’larsa cazda her tür arayışın çılgınca yaşandığı bir dönemdi ve renklerle doluydu. Büyük bir heyecandı. Şimdi o heyecan kayboldu, o arayışların sonuçları bugünkü cazın içinde yerini aldı.

J.L-Elektronik müzik seviyor musunuz? Veya jazz’ın diğer müziklerle olan sentezi konusunda neler düşünüyorsunuz?
K.B-
Elbette zaman zaman seviyorum. Caz her zaman başka türlerle karışmaya açık bir müzik oldu. Güney Amerika ya da Kuzey Avrupa folk müziği, Afrika, Uzakdoğu, klasik, pop, rock akla gelecek her şey girdi içine. Bunun iyi örnekleri çok güzel ve zaten cazın en büyük özelliği de bu kaynaşmayı sağlayabilmesi.

J.L-En sevdiğiniz saksafoncu kimdir ve hangi özelliklerinden dolayı ilk sırada tutuyorsunuz?
K.B-
John Coltrane’dir. Hem melodik bilinci, hem tümüyle kendine özgü tonu ve ruhu, hem bestelerindeki çocuksuluk, hem bitmek bilmez arayış tutkusu hem de hüznü benim için vazgeçilmez yapar onu.

J.L-Kullandığınız saksafon, saxello’ya çok benziyor. Soprano saksafon ile saxello arasında belirgin farklar var mıdır? Varsa meraklı okurlarımız için anlatır mısınız?
K.B-
Genellikle karışıyor. Saksello başka bir çalgı . Benim çaldığım aslında bir soprano saksofon. Ama genelde görülen soprano saksofonlar düz olduğu için bu kıvrık model insanları şaşırtıyor. Aynı tonda ama biraz daha düz olana göre yanık bir sesi var. Bu enstrümanın dünyadaki en ünlü virtüozu de Jan Garbarek. Bildiğimiz caz müziğinde soprano saksofon tenor ve altoya göre çok daha az kullanılır ve genel olarak düz olanı tercih edilir.

J.L-Birlikte aynı ekipte çalmış olduğunuz veya çalmış olmak istediğiniz yerli veya yabancı müzisyenler kimlerdir?
K.B-
Birlikte çaldığım bütün müzisyenler çok çok iyi. Tuluğ Tırpan’la çalmak büyük bir şans benim için. Bascımız Volkan Hürsever de çok iyi bir müzisyen. Genç davulcumuz Ediz  Hafızoğlu da öyle.. Davulcu Volkan Öktem’le çalmaktan da büyük keyif aldım. Ama benim için Sertap Erener’le çalmak da Zara’yla çalmak da çok hoş, Hüsnü Şenlendirici ile de... Yabancılara gelince keşke öyle bir imkanım olsaydı da Miles Davis’le çalabilseydim. Şimdi de Charlie Haden, Pat Metheny, Keith Jarrett’la çalmayı isterdim tabii.

J.L-Hayatınızda ön sırada müzik mi yoksa roman mı yer alıyor?
K.B-
Doğal olarak müzik çünkü müzik çalmasam da dinliyorum ama romanımı yazarken ona çok konsantre oluyorum.

None Felsefe eğitiminin hayata bakışında, yazılarında çok etkisi olduğunu söyleyen gazeteci/yazar/müzisyen yazılarında herhangi bir şeyi anlatmanın aslında zor olduğunu belirtiyor.

J.L-Farklı şehirlerde yaşamanın sizde yarattığı etkiler ve size kattıkları nelerdir?
K.B-
Her şeyden önce, çok farklı insanları tanımamı sağladı. Türkiye’nin farklı yerlerindeki hayatı yaşayarak görmüş oldum. Bu ülkeye bir açıdan bakmamak gerektiğini öğrendim. Ama farklı yerlerde yaşamak ve bir yerden bir yere taşınmak özellikle çocuk yaşlarda derin bir ayrılık hissi bırakıyor insanda. Her gittiğiniz yerde yeni insanlarla tanışıyorsunuz ama aynı zamanda geride başkalarını bırakıyorsunuz.

J.L-Romanlarınızda yaşamadığınız bir dönemi detaylarla anlattığınız oluyor. Bunun için nasıl bir araştırma yapıyorsunuz?
K.B-
Bunun için arşiv taraması, o dönemde yazılmış romanları, dönemi anlatan kitapları okumanın yanı sıra gündelik hayatla ilgili bulunabilecek ayrıntıları araştırmak, dönemin insanlarının alışveriş alışkanlıkları, yeme, içme, eğlence hayatı, farklı konulardaki modalar, konuşulan konular gazete ve dergilerden de bulunabiliyor. Ve elbette sinema bu konuda en önemli kaynaklardan biri.

None J.L-Kitaplarınızda kadınları anlatıyorsunuz ve onların ağzından anlatıyorsunuz. Bir insanın hayatındaki ilk kadın annesidir. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı? Anneniz bir kadın figürü olarak sizi nasıl etkiledi?
K.B-
Benim çocukluğum annem, teyzem, anneannem, babaannem, halam, yengem gibi pek çok kadının arasında geçti. Annem klasik bir Türk annesidir ama edebiyat öğretmenliği nedeniyle özellikle şiirle ilgilenmeme neden oldu. Her zaman yaptıklarımı destekledi. Ama bizdeki alışılmış aile düzeni içinde yetiştik. Yani çok genç kuşaklardaki gibi annemiz arkadaşımız değildi. Bizim kuşağımız için annelerimiz bir kadın figürü değil anne figürüydü.

J.L-Programda bir masada insanlar oturup yemek yiyor ve birbirleriyle sohbet ediyorlar. Böyle bir konsept oluşturmanın zorlukları nelerdir. Programla ilgili unutamadığınız bir anınız var mı?
K.B-
Aslında yemek yenmesinin tek nedeni insanların kendilerini bir televizyon stüdyosunda hissetmemeleri ve gerçekten benim evime konuk gelmiş gibi bir süre sonra bunu unutmalarını sağlamaktı. Bunu da başardık büyük oranda. En büyük zorluk yemekte değil de farklı kesimlerden ve alanlardan insanları bir araya getirmek ve konuşturabilmek. Programda o kadar çok şey oldu ki... Bazen insanlar kimseye anlatmadıkları çok özel anılarını anlattılar, bazen ağladılar, bazen program bittiği halde birlikte oturup sanki gerçekten benim evimdeymiş gibi sohbete devam ettiler.

J.L-Müziğin hayatınızdaki yeri nedir?
K.B-
Müziğe çocukluktan beri hep ilgim vardı ama sanırım ortaokula başlarken piyano dersleri alarak başladı. Çocukken en çok dinlediğim grup the Beatles’dı. Sonra rock dönemi geldi. Davul çalmaya başladım. Sonra caza ilgi duydum ve bugüne kadar da bu ilgi devam etti. Benim için yazı kadar önemli müzik. Her zaman yanımda oldu. Başucumda Müzik ismini biraz da bu nedenle koydum. Her zaman başucumdaydı gerçekten. Kimi şarkılar vardır ki beni çok üzgün olduğum bir anda neşelendirebilir, kimi şarkılar da duyduğum anda ağlatabilir.

None J.L-Jazz’da sevdiğiniz dönemler, akımlar hangileridir?
K.B-
Benim en sevdiğim dönemler 1950 ve 60’lı yıllar. 50’lerde modern cazın en güzel örnekleri verildi. Bunlar arasında benim için en muhteşem topluluk Miles Davis beşlisidir. 60’larsa cazda her tür arayışın çılgınca yaşandığı bir dönemdi ve renklerle doluydu. Büyük bir heyecandı. Şimdi o heyecan kayboldu, o arayışların sonuçları bugünkü cazın içinde yerini aldı.

J.L-Elektronik müzik seviyor musunuz? Veya jazz’ın diğer müziklerle olan sentezi konusunda neler düşünüyorsunuz?
K.B-
Elbette zaman zaman seviyorum. Caz her zaman başka türlerle karışmaya açık bir müzik oldu. Güney Amerika ya da Kuzey Avrupa folk müziği, Afrika, Uzakdoğu, klasik, pop, rock akla gelecek her şey girdi içine. Bunun iyi örnekleri çok güzel ve zaten cazın en büyük özelliği de bu kaynaşmayı sağlayabilmesi.

J.L-En sevdiğiniz saksafoncu kimdir ve hangi özelliklerinden dolayı ilk sırada tutuyorsunuz?
K.B-
John Coltrane’dir. Hem melodik bilinci, hem tümüyle kendine özgü tonu ve ruhu, hem bestelerindeki çocuksuluk, hem bitmek bilmez arayış tutkusu hem de hüznü benim için vazgeçilmez yapar onu.

J.L-Kullandığınız saksafon, saxello’ya çok benziyor. Soprano saksafon ile saxello arasında belirgin farklar var mıdır? Varsa meraklı okurlarımız için anlatır mısınız?
K.B-
Genellikle karışıyor. Saksello başka bir çalgı . Benim çaldığım aslında bir soprano saksofon. Ama genelde görülen soprano saksofonlar düz olduğu için bu kıvrık model insanları şaşırtıyor. Aynı tonda ama biraz daha düz olana göre yanık bir sesi var. Bu enstrümanın dünyadaki en ünlü virtüozu de Jan Garbarek. Bildiğimiz caz müziğinde soprano saksofon tenor ve altoya göre çok daha az kullanılır ve genel olarak düz olanı tercih edilir.

J.L-Birlikte aynı ekipte çalmış olduğunuz veya çalmış olmak istediğiniz yerli veya yabancı müzisyenler kimlerdir?
K.B-
Birlikte çaldığım bütün müzisyenler çok çok iyi. Tuluğ Tırpan’la çalmak büyük bir şans benim için. Bascımız Volkan Hürsever de çok iyi bir müzisyen. Genç davulcumuz Ediz  Hafızoğlu da öyle.. Davulcu Volkan Öktem’le çalmaktan da büyük keyif aldım. Ama benim için Sertap Erener’le çalmak da Zara’yla çalmak da çok hoş, Hüsnü Şenlendirici ile de... Yabancılara gelince keşke öyle bir imkanım olsaydı da Miles Davis’le çalabilseydim. Şimdi de Charlie Haden, Pat Metheny, Keith Jarrett’la çalmayı isterdim tabii.

J.L-Hayatınızda ön sırada müzik mi yoksa roman mı yer alıyor?
K.B-
Doğal olarak müzik çünkü müzik çalmasam da dinliyorum ama romanımı yazarken ona çok konsantre oluyorum.

Dünyanın En Pahalı Kedileri!

Evde beslenen en popüler hayvanlardan biri olan kedilerin en pahalı türlerini sizler için derledik!

Dünyanın En Pahalı Kedileri!

Norwegian Forest

Soyları Vikinglere dayanan bu kediler soğuk iklim şartlarına adeptedirler. Eğer bu kediden edinmek istiyorsanız dikkat etmeniz gereken tek ...

Dünyanın En Pahalı Kedileri! Devamını Oku >>

Yorum Yapın!