Fransa, Cote D’azur - womenist.net 

Fransa, Cote D’azur

Deniz, güneş, lüks ve sanat!

None Benim Provence ile gerçek anlamda ilk tanışmam Aix de Provence yolunda oldu. Aix’in kendisi tam bir hayal kırıklığı idi. Önemli bir üniversite kampüsüne ev sahipliği yapan bu büyükçene şehir kalabalık ve hareketli ama çekicilikten yoksun. Yine de onca yolu tepip oraya kadar gitmiş olmaktan hiç mi hiç gocunmuyorum. Nedeni çok basit. Sonunda şu ahir ömrümde Mt. St. Victoire’ı gördüm ya, gözüm açık gitmem artık. Aix’in hemen dışındaki tuhaf, adeta periliymiş izlenimini veren çıplak dağ oluyor St. Victoire. Bu dağı modern sanatın dev ustalarından Cezanne, ki kübizmin babasıdır aynı zamanda, defalarca değişik ışıklarda ve renklerde resmetmiştir. Ben morumsu olanlara bayılırım. Herneyse, SONUNDA bana göre müthiş önemli bir ikonu görebilmiş olmaktan büyük keyif aldım.

None Cote D’azur’ün altın renkli ışığından ve sıcağından sonra 2007’nin bu sonbaharında Paris gözüme pek bir gri ve soğuk gözüktü. Ama Paris işte bu, gene de Paris, ve asla sizi üzmüyor. Her zamanki gibi Rive Gauche’da kaldık (ben hiç nehrin öbür tarafında kalmadım o zyüden kıyaslama yapamam) ve yine çok memnun kaldık. Oradaki favori otelimizde, Eglise St.Germain-des-Pres’in hemen karşı köşesindeki Madison’daydık. Bu mahalle hep çok canlıdır, ambiyansı hep “yıkılır” ve burada herkes her daim fena halde “trendy” takılır.

None Bana kalırsa alışveriş için de Paris’in en hoş yerlerinden biridir, ve burda tecrübe konuluyor çünkü St. Honore’deki dükkanları ciddi tetkik etmişliğim var (Avenue Montaigne demeyin bana, çok kuru ve sıkıcı geliyor). Bu güzel mahallede bir de Paris’in en eski büyük mağazası olmakla övünen Bon Marche bulunmakta. Tamamen yenilenmiş hali ile Londra’daki Harvey Nichols veya New York’taki Barney’s ile rahatça boy ölçüşebilir. Çok kaliteli, çok seçkin bir mağaza, eh tabii çok da eğlenceli!

None Antibes, Fransız Riviera’sının bir diğer ünlü noktası. Gerçekten çok güzel bir eski şehri var, turistik olsa da dayanılmaz çekicilikte şeker gibi bir yer burası. Hemen yakınındaki Cap de Ferrat de Antibes ve Juan les Pins ise Cote D’azur konseptinin 1920’lerde bir grup (çoğu Amerikalı) sanatçı ve yazar ve onların peşindeki zenginler tarafından yaratıldığı yerler. Mesela 20. yüzyılın belki de en büyük Amerikan romanını (“Muhteşem Gatsby”) yazmış olan F. Scott Fitzgerald ve karısı Zelda buralara resmen vurgundular. Her yıl gelir bu sahillerde yaşar, eğlenir ve içerlerdi. Üstelik asla fazla paraları olmamasına rağmen çok pahalı ve lüks Eden Roc otelinde kalıp dostlarıyla beraber ortalığı neşe içinde birbirine katmalarıyla ünlüydüler. Fitzgerald sanat ve edebiyat tarihinin parçası olmuş Jazz Age denen 2 dünya savaşı arasındaki bu çılgın ama verimli dönemi eserlerinde harika anlatır. Bugünlerde ise Eden Roc hala Riviera’ya mağrur bir şekilde tepeden bakıyor ve hala çok lüks, ama öyle çılgıncasına partileyen falan yok ortalarda, sadece paranın belli belirtisiz fısıltısını duyuyorsunuz.

None Söz sanatçılardan açılmışken, bahsettiğim o altın çağda çoğunun Cote D’azur’de evi vardı. Şimdi daha çok zengin Türkler, Ruslar, ve her çeşit Avrupalı ve uluslararası paralı tipler buralarda mal mülk ediniyorlar. Ama o zamanlar mesela modernist ressam Fernand Leger tepelerde güzel bir kasaba olan Biot’ta yaşıyordu. Şimdi aynı yerde onun adına bir vakıf-müze var. Cagnes sur Mer’de ise Empresyonist akımın en büyük ustalarından Renoir’ın yaşadığı güzel villayı ziyaret edebilirsiniz, artık bir müze orası. Sonra Nice’de yine müzeye dönüştürülmüş olan Matisse evi var, ki bunu mutlaka gezin derim çünkü tepelerde nefis bir parkın içinde çok hoş bir yer. Güzelim iç mekanlardan dışa, nefis bir tabiata açılan ve insanın da içini açan domestik enstantaneleri yakaladığı bütün o tablolarını burada yapmış olduğunu tespit edebiliyorsunuz. Akdeniz coğrafyasının en güzel yerlerinden birinde o hoş döşenmiş odaların ışık ve doğal güzelliğe açılan pencerelerinden dışarı bakınca bir Matisse tablosunun içine düşmüş gibi hissediyor insan.

None Matisse aynı zamanda Vence kasabasında bir şapeli bizzat tasarlayıp yapımına katıkıda bulunmuş. Yörenin en ünlü noktalarından biri bu şapel. Hemen Vence’ın dışında, bir ortaçağ kasabası olan St. Paul de Vence’ın yakınında ise yine görülmesi gereken çok ilginç bir müze var : Maeght Vakfına ait olan bu müze sırf St. Paul’a çok yakın olduğu için bile gezmeye değer, kaldı ki St. Paul’u görmeden buralardan gitmeyin derim. Yöredeki ortaçağ kentlerinin en etkileyicisi burası. Çok turistik olmasına rağmen yine de inanılmaz keyifli bir yer, üstelik dünyaca meşhur La Colombe D’or lokantasına ev sahipliği yapıyor. 1920’lerde burada yemeğe gelen meteliksiz modernist ressamlar hesabı kendi yaptıkları resimlerle ödüyorlardı. Neticede lokanta hatırı sayılır bir koleksiyona sahip olmuş durumda, çoğu da duvarlarda asılı. Eşsiz bir manzara doğrusu, paha biçilmez eserlerin arasında yemeğinizi yiyorsunuz.

None Ve söz şimdi de sanata gelmişken, Nice’de bir güzel sanatlar müzesi de var ama bence atlansa da olur. Bana kalırsa meşhur Promenade des Anglais’de bir tur atmak daha değerli bir kültürel tecrübe sayılır. Adını 19. yüzyılın sonunda buralara yerleşen İngiliz kolonisinden alıyor bu denize paralel ünlü cadde. Aynı İngilizler aynı zamanda tüm bu sahile Riviera adını da vermişler. Nice’de bir modern sanat müzesi de var ama 60’lardan sonraki sanat anlayışı beni pek açmadığından gitmedim o yüzden hakkında fikir yürütemeyeceğim!

Nice 1860’a dek İtalyan boyunduruğundaydı ve kuvvetli bir İtalyan etkisi hala seziliyor; özellikle eski şehirdeki açık pazar tıpkı Güney İtalya’daki örneklerini andırıyor. Nice’in güneyinde ise Cap Ferrat, Bealieu ve Ville Franche’dan oluşan Altın Üçgen dedikleri bölge var. Bu inanılmaz güzellikteki denize nazır kasabalar Fransız Riviera’sının incileri. Hani Grace Kelly’nin eski filmleri vardır ya, kendisi üstü açık bir arabada havadar ve havalı bir şekilde yüksek tepelerin arasından kıvrılarak uzanan dar yollardan geçip gider, şık eşarbı da rüzgarda salınır, işte buraları oraları.

None Filmler prenses olmadan önceki dönemden tabii, ve zaten prensiyle de çekimler sırasında tanışmış. Üzücü bir ironi, güzeller güzeli prensesin ölümü aynı meşhur yollarda geçirdiği trafik kazasında gerçekleşti. Prenses Grace, zaten dünyanın en gözde yerlerinden biri olan Monaco’yu yaşadığı süre içinde iyice zirvelere taşımayı başardı ve onun müthiş rafine stilini bu kıyılarda hala hissedebiliyorsunuz. Monaco çok özel bir şıklığa sahip, mesafeli ama ulaşılabilir, kendine has bir Akdenizliliği var, sakin ama çok çekici, aynen Prenses Grace gibi.

None Fakat Monaco’dan bahsetmeden önce sırada Cap Ferrat var. İşte bu kasaba zenginlik kavramına yepyeni bir anlam katıyor bence. Daha önce dedim ya, herne kadar Cannes’da bir daire sahibi olmak yabana atılır bir marifet değilse de, Cap Ferrat’taki malikanelere kıyasla HİÇBİRŞEY sayılmaz. Burası insanın Manhattan’da, veya Capri ve Dubai gibi yerlerde raslayabileceği türden ayrıcalıklı bir yaşam tarzı sunuyor. Eski ve yeni sakinlerinin listesini ele geçirsek büyük ihtimalle son 150 yılın en en EN zengin ve güçlü insanlarına ulaşmış olurduk. Beaulieu ve Ville Franche ise belki doğal güzellik açısından daha da üstündür buradan, hele plajlarının güzelliğine dudağım uçukladı, ama aynı etkiyi yaratamıyorlar!

None Monaco’ya giderken yol üstünde sarp bir tepenin üstünde bir mücevher gibi yükselen kuleleriyle Eze adında dünya şirini bir ortaçağ kasabacığı var. Bence ya sabah ya da akşam serinliğinde gezilmeli çünkü hatırı sayılır yokuşlar insanın nefesini kesebiliyor. Ama öyle hoş bir yer ki yorgunluğa kesin değer. Derler ki Eze adı tanrıça İsis’ten (eski Mısır’da güneş tanrıçası olur kendileri) alınmadır, ve eskiden burada bir İsis kültü yaşatılırmış, buna kanıt olarak da kasabanın kilisesindeki 18 adet güneş motifini gösteriyorlar. Ortaçağda burası bir korsan sığınağı imiş. Bu arada, bizim Barbaros Hayrettin Paşamız 1543’de Fransa Kralı Birinci Francois’nın ricası ile gelip burayı istila etmesine yardım etmiş. Yani biz Türkler teee Riviera tepelerine de izimizi bırakmadan edememişiz.

None Monaco’ya gelince, benim çok hoşlandığım bir yer, daha önce de dediğim gibi. Cafe de Paris’de keyifli bir öğlen yemeği tavsiyeye şayandır, sonra sırada mağaza turu ve eski şehirde gezi var. Çok da keyifli bir gezi bu, çünkü eski Monaco’da dolanırken bin türlü klişenin hayata geçtiğini hissedebiliyorsunuz, bir sürü eski Hollywood filmi aklınıza geliyor, adeta bir film seti gibi çünkü. Burada yaşamak istemezdim ama ziyaret etmesi kesinlikle eğlenceli.

Yaşamak derken, ben gene de Cannes’da Croissette üstünde mütevazi (!) bir çatı katına hayır demezdim doğrusu. Bizim otel bu caddeye bir paralel sokaktaydı ve deniz havası alarak dünyanın en ünlü plajlarının kenarında yapılan sabah yürüyüşlerinin keyfine doyum olmuyor. Lüks mağazalarla dolu Croissette’in paralelinde daha “normal” alışveriş olanakları sunan Rue de Antibes adlı alışveriş caddesi var. Ama Croissette sırf pahalı butiklerden ibaret değil, çok hoş lokantalar ve görkemli oteller de var bu upuzun caddede. Hele ki deniz mahsüllerine düşkünseniz yaşadınız. Kolestrol seviyeniz için aynı şeyi söyleyemeyeceğim!

None Yakın zamana kadar Fransa benim için Paris demekti. Fransız kültüründen fazla hazetmediğimden olsa gerek (kimse beni Frankofon olmakla suçlayamazdı, tabii LV çantalara ve Empresyonist ressamlara olan ezeli ve marazi düşkünlüğümü saymazsak) ülkenin geri kalanını gezip görmek gibi bir arzuya hiç kapılmamıştım, ta ki 2007 yazının sonundaki Cote D’azur gezisini yapana dek. Aslında Cote D’azur epey heyecan verici bir fikir gibi gelmişti bana, çünkü pek sevdiğim şeylerin çoğunu içeriyordu: deniz, güneş, lüks ve sanat!

Cote D’azur’un tepelerini yani Provence bölgesini görmeye de hevesliydim gerçi, çünkü en sevdiğim ressamların çoğu buralardan ilham almışlardı. “Nice’e tepeden bakıyorum, Col de Villefranche’dayım, güneş arkamda doğuyor. Cagnes’e doğru uzanan dağların üzerinde günün ilk renklerinin belirdiğini görebiliyorum…” Matisse böyle diyor işte, kendisi bölgenin gerçek bir aşığıydı. Ama tabii Renoir da öyleydi, ve tabii ki büyük usta Cezanne, ve Monet, ve Leger, ve elbette Picasso. Vence’dan Saint-Jean-Cap-Ferrat’a (ki buraları Çok Ama Çok Zengin olarak tabir edilebilecek insanların favorisidir şimdilerde) ve Cagnes-sur-Mer’den Nice’e uzanan topraklar türlü çeşitli hoşluklarla dolu.

None Herneyse, Cannes bizim limanız oldu. Oraya demir atıp etrafı enine boyuna dolaştık. Önce kıyı şeridini gezdik. Bir kısmı aşina geldi : nefis manzaralar, nefaset ötesi evler, Akdeniz’de çapulcu zihniyetin geçerli olmadığı BAZI üllkelerde görüldüğü üzere tüm yerleşime rağmen içine edilmeden korunmuş harika bir tabiat, bir takım sürprizler de vardı bu arada; mesela St. Tropez’deki mütevazi resim müzesindeki nispeten ufak ama gayet bilinçli oluşturulmuş post-Empresyonist koleksiyonu gibi. Tamam, burası plajlarıyla (BB hanım sağolsun) ünlü, hepsi de çok güzel gerçekten, ama insan ufacık sahil kasabasının merkezinde bu Musee de Annunciade gibi bir hoşluğu beklemiyor doğrusu. Biz gittiğimizde “Picasso Akdeniz’de” diye harika bir sergiye ev sahipliği yapıyordu müze. Adam buralarda yaşamış, eğlenmiş, sevişmiş, resim yapmış, bunları biliyoruz, ama belli ki çok da sevmiş bu güzel toprakları.

None Yakın zamana kadar Fransa benim için Paris demekti. Fransız kültüründen fazla hazetmediğimden olsa gerek (kimse beni Frankofon olmakla suçlayamazdı, tabii LV çantalara ve Empresyonist ressamlara olan ezeli ve marazi düşkünlüğümü saymazsak) ülkenin geri kalanını gezip görmek gibi bir arzuya hiç kapılmamıştım, ta ki 2007 yazının sonundaki Cote D’azur gezisini yapana dek. Aslında Cote D’azur epey heyecan verici bir fikir gibi gelmişti bana, çünkü pek sevdiğim şeylerin çoğunu içeriyordu: deniz, güneş, lüks ve sanat!

Cote D’azur’un tepelerini yani Provence bölgesini görmeye de hevesliydim gerçi, çünkü en sevdiğim ressamların çoğu buralardan ilham almışlardı. “Nice’e tepeden bakıyorum, Col de Villefranche’dayım, güneş arkamda doğuyor. Cagnes’e doğru uzanan dağların üzerinde günün ilk renklerinin belirdiğini görebiliyorum…” Matisse böyle diyor işte, kendisi bölgenin gerçek bir aşığıydı. Ama tabii Renoir da öyleydi, ve tabii ki büyük usta Cezanne, ve Monet, ve Leger, ve elbette Picasso. Vence’dan Saint-Jean-Cap-Ferrat’a (ki buraları Çok Ama Çok Zengin olarak tabir edilebilecek insanların favorisidir şimdilerde) ve Cagnes-sur-Mer’den Nice’e uzanan topraklar türlü çeşitli hoşluklarla dolu.

None Biryerlerden başlamak lazım haliyle. Biz İstanbul’dan Nice’e uçtuk, bir araba kiraladık ve doğru Cannes’a gittik. Film festivalinin çevresinde dönen medya sirkinden dolayı olsa gerek Cannes bir klişe gibi geliyor insanın kulağına, ama bana pek sevimli ve yaşanası bir yer gibi geldi. Hiç merak etmeyin, denize ve plajlara paralel uzanan dünyaca ünlü Croissette caddesi üzerindeki nefis apartman daireleri bizim Bodrum’daki villalardan daha pahalı değiller! O yüzden “Cannes’da dairem var” diyenlerden fazla etkilenmeyin. Bu düşüncem biraz da Cap Ferrat’ı gezmiş olmaktan kaynaklanıyor olabilir, zira esas orada GERÇEK zenginliğin ne olduğunu görebiliyorsunuz – hayatımda böyle ihtişam görmedim. Neyse, oraya sonra geleceğiz.

Cannes harika mağazalara sahip güzel bir yer, ayrıca benim diyen her bir Avrupa şehrindeki gibi şirin güzel bir eski şehri de var. Ve burada hem deniz ürünleri hem de tipik Provence mutfağından örnekler sunan irili ufaklı lokantalar bulunuyor. E tabii hediyelik eşya satan dükkanlar da cabası. Bunlardan ne kadar çok ziyaret edersem edeyim ve ne kadar birbirine benzerlerse benzesinler, gene de seviyorum!

None Herneyse, Cannes bizim limanız oldu. Oraya demir atıp etrafı enine boyuna dolaştık. Önce kıyı şeridini gezdik. Bir kısmı aşina geldi : nefis manzaralar, nefaset ötesi evler, Akdeniz’de çapulcu zihniyetin geçerli olmadığı BAZI üllkelerde görüldüğü üzere tüm yerleşime rağmen içine edilmeden korunmuş harika bir tabiat, bir takım sürprizler de vardı bu arada; mesela St. Tropez’deki mütevazi resim müzesindeki nispeten ufak ama gayet bilinçli oluşturulmuş post-Empresyonist koleksiyonu gibi. Tamam, burası plajlarıyla (BB hanım sağolsun) ünlü, hepsi de çok güzel gerçekten, ama insan ufacık sahil kasabasının merkezinde bu Musee de Annunciade gibi bir hoşluğu beklemiyor doğrusu. Biz gittiğimizde “Picasso Akdeniz’de” diye harika bir sergiye ev sahipliği yapıyordu müze. Adam buralarda yaşamış, eğlenmiş, sevişmiş, resim yapmış, bunları biliyoruz, ama belli ki çok da sevmiş bu güzel toprakları.

None Antibes, Fransız Riviera’sının bir diğer ünlü noktası. Gerçekten çok güzel bir eski şehri var, turistik olsa da dayanılmaz çekicilikte şeker gibi bir yer burası. Hemen yakınındaki Cap de Ferrat de Antibes ve Juan les Pins ise Cote D’azur konseptinin 1920’lerde bir grup (çoğu Amerikalı) sanatçı ve yazar ve onların peşindeki zenginler tarafından yaratıldığı yerler. Mesela 20. yüzyılın belki de en büyük Amerikan romanını (“Muhteşem Gatsby”) yazmış olan F. Scott Fitzgerald ve karısı Zelda buralara resmen vurgundular. Her yıl gelir bu sahillerde yaşar, eğlenir ve içerlerdi. Üstelik asla fazla paraları olmamasına rağmen çok pahalı ve lüks Eden Roc otelinde kalıp dostlarıyla beraber ortalığı neşe içinde birbirine katmalarıyla ünlüydüler. Fitzgerald sanat ve edebiyat tarihinin parçası olmuş Jazz Age denen 2 dünya savaşı arasındaki bu çılgın ama verimli dönemi eserlerinde harika anlatır. Bugünlerde ise Eden Roc hala Riviera’ya mağrur bir şekilde tepeden bakıyor ve hala çok lüks, ama öyle çılgıncasına partileyen falan yok ortalarda, sadece paranın belli belirtisiz fısıltısını duyuyorsunuz.

None Söz sanatçılardan açılmışken, bahsettiğim o altın çağda çoğunun Cote D’azur’de evi vardı. Şimdi daha çok zengin Türkler, Ruslar, ve her çeşit Avrupalı ve uluslararası paralı tipler buralarda mal mülk ediniyorlar. Ama o zamanlar mesela modernist ressam Fernand Leger tepelerde güzel bir kasaba olan Biot’ta yaşıyordu. Şimdi aynı yerde onun adına bir vakıf-müze var. Cagnes sur Mer’de ise Empresyonist akımın en büyük ustalarından Renoir’ın yaşadığı güzel villayı ziyaret edebilirsiniz, artık bir müze orası. Sonra Nice’de yine müzeye dönüştürülmüş olan Matisse evi var, ki bunu mutlaka gezin derim çünkü tepelerde nefis bir parkın içinde çok hoş bir yer. Güzelim iç mekanlardan dışa, nefis bir tabiata açılan ve insanın da içini açan domestik enstantaneleri yakaladığı bütün o tablolarını burada yapmış olduğunu tespit edebiliyorsunuz. Akdeniz coğrafyasının en güzel yerlerinden birinde o hoş döşenmiş odaların ışık ve doğal güzelliğe açılan pencerelerinden dışarı bakınca bir Matisse tablosunun içine düşmüş gibi hissediyor insan.

None Matisse aynı zamanda Vence kasabasında bir şapeli bizzat tasarlayıp yapımına katıkıda bulunmuş. Yörenin en ünlü noktalarından biri bu şapel. Hemen Vence’ın dışında, bir ortaçağ kasabası olan St. Paul de Vence’ın yakınında ise yine görülmesi gereken çok ilginç bir müze var : Maeght Vakfına ait olan bu müze sırf St. Paul’a çok yakın olduğu için bile gezmeye değer, kaldı ki St. Paul’u görmeden buralardan gitmeyin derim. Yöredeki ortaçağ kentlerinin en etkileyicisi burası. Çok turistik olmasına rağmen yine de inanılmaz keyifli bir yer, üstelik dünyaca meşhur La Colombe D’or lokantasına ev sahipliği yapıyor. 1920’lerde burada yemeğe gelen meteliksiz modernist ressamlar hesabı kendi yaptıkları resimlerle ödüyorlardı. Neticede lokanta hatırı sayılır bir koleksiyona sahip olmuş durumda, çoğu da duvarlarda asılı. Eşsiz bir manzara doğrusu, paha biçilmez eserlerin arasında yemeğinizi yiyorsunuz.

None Ve söz şimdi de sanata gelmişken, Nice’de bir güzel sanatlar müzesi de var ama bence atlansa da olur. Bana kalırsa meşhur Promenade des Anglais’de bir tur atmak daha değerli bir kültürel tecrübe sayılır. Adını 19. yüzyılın sonunda buralara yerleşen İngiliz kolonisinden alıyor bu denize paralel ünlü cadde. Aynı İngilizler aynı zamanda tüm bu sahile Riviera adını da vermişler. Nice’de bir modern sanat müzesi de var ama 60’lardan sonraki sanat anlayışı beni pek açmadığından gitmedim o yüzden hakkında fikir yürütemeyeceğim!

Nice 1860’a dek İtalyan boyunduruğundaydı ve kuvvetli bir İtalyan etkisi hala seziliyor; özellikle eski şehirdeki açık pazar tıpkı Güney İtalya’daki örneklerini andırıyor. Nice’in güneyinde ise Cap Ferrat, Bealieu ve Ville Franche’dan oluşan Altın Üçgen dedikleri bölge var. Bu inanılmaz güzellikteki denize nazır kasabalar Fransız Riviera’sının incileri. Hani Grace Kelly’nin eski filmleri vardır ya, kendisi üstü açık bir arabada havadar ve havalı bir şekilde yüksek tepelerin arasından kıvrılarak uzanan dar yollardan geçip gider, şık eşarbı da rüzgarda salınır, işte buraları oraları.

None Filmler prenses olmadan önceki dönemden tabii, ve zaten prensiyle de çekimler sırasında tanışmış. Üzücü bir ironi, güzeller güzeli prensesin ölümü aynı meşhur yollarda geçirdiği trafik kazasında gerçekleşti. Prenses Grace, zaten dünyanın en gözde yerlerinden biri olan Monaco’yu yaşadığı süre içinde iyice zirvelere taşımayı başardı ve onun müthiş rafine stilini bu kıyılarda hala hissedebiliyorsunuz. Monaco çok özel bir şıklığa sahip, mesafeli ama ulaşılabilir, kendine has bir Akdenizliliği var, sakin ama çok çekici, aynen Prenses Grace gibi.

None Fakat Monaco’dan bahsetmeden önce sırada Cap Ferrat var. İşte bu kasaba zenginlik kavramına yepyeni bir anlam katıyor bence. Daha önce dedim ya, herne kadar Cannes’da bir daire sahibi olmak yabana atılır bir marifet değilse de, Cap Ferrat’taki malikanelere kıyasla HİÇBİRŞEY sayılmaz. Burası insanın Manhattan’da, veya Capri ve Dubai gibi yerlerde raslayabileceği türden ayrıcalıklı bir yaşam tarzı sunuyor. Eski ve yeni sakinlerinin listesini ele geçirsek büyük ihtimalle son 150 yılın en en EN zengin ve güçlü insanlarına ulaşmış olurduk. Beaulieu ve Ville Franche ise belki doğal güzellik açısından daha da üstündür buradan, hele plajlarının güzelliğine dudağım uçukladı, ama aynı etkiyi yaratamıyorlar!

None Monaco’ya giderken yol üstünde sarp bir tepenin üstünde bir mücevher gibi yükselen kuleleriyle Eze adında dünya şirini bir ortaçağ kasabacığı var. Bence ya sabah ya da akşam serinliğinde gezilmeli çünkü hatırı sayılır yokuşlar insanın nefesini kesebiliyor. Ama öyle hoş bir yer ki yorgunluğa kesin değer. Derler ki Eze adı tanrıça İsis’ten (eski Mısır’da güneş tanrıçası olur kendileri) alınmadır, ve eskiden burada bir İsis kültü yaşatılırmış, buna kanıt olarak da kasabanın kilisesindeki 18 adet güneş motifini gösteriyorlar. Ortaçağda burası bir korsan sığınağı imiş. Bu arada, bizim Barbaros Hayrettin Paşamız 1543’de Fransa Kralı Birinci Francois’nın ricası ile gelip burayı istila etmesine yardım etmiş. Yani biz Türkler teee Riviera tepelerine de izimizi bırakmadan edememişiz.

None Monaco’ya gelince, benim çok hoşlandığım bir yer, daha önce de dediğim gibi. Cafe de Paris’de keyifli bir öğlen yemeği tavsiyeye şayandır, sonra sırada mağaza turu ve eski şehirde gezi var. Çok da keyifli bir gezi bu, çünkü eski Monaco’da dolanırken bin türlü klişenin hayata geçtiğini hissedebiliyorsunuz, bir sürü eski Hollywood filmi aklınıza geliyor, adeta bir film seti gibi çünkü. Burada yaşamak istemezdim ama ziyaret etmesi kesinlikle eğlenceli.

Yaşamak derken, ben gene de Cannes’da Croissette üstünde mütevazi (!) bir çatı katına hayır demezdim doğrusu. Bizim otel bu caddeye bir paralel sokaktaydı ve deniz havası alarak dünyanın en ünlü plajlarının kenarında yapılan sabah yürüyüşlerinin keyfine doyum olmuyor. Lüks mağazalarla dolu Croissette’in paralelinde daha “normal” alışveriş olanakları sunan Rue de Antibes adlı alışveriş caddesi var. Ama Croissette sırf pahalı butiklerden ibaret değil, çok hoş lokantalar ve görkemli oteller de var bu upuzun caddede. Hele ki deniz mahsüllerine düşkünseniz yaşadınız. Kolestrol seviyeniz için aynı şeyi söyleyemeyeceğim!

None Cannes’ın eski şehrinde Provencal mutfağının özelliklerini sunan lokantalar olduğundan sözetmiştim, bu da bizi başka bir önemli konuya getiriyor. Fransız Riviera’sı sadece deniz, güneş ve lüksten ibaret değil tabii. Bütün o sanatçılara akın akın buralara çeken olayın sırf “dolce vita” tarafı değildi. Bir de işin Fransa’nın mağrur ve eşsiz bölgesi Provence tarafı var. Tarz, mutfak ve doğal güzellik olarak Fransa ile bağdaştırdığımız pek çok şey buradan geliyor. Provence neresi derseniz, Riviera’nın tepeleri ve ötesi derim. Bu kıyılardaki tüm o hediyelik eşyacılarda Provencal izler görürsünüz, kokulu sabunlar, nefis baharat ve otlar, Fransız “köy” (country) tarzında özellikle mutfakla ilgili türlü  çeşitli aksesuarlar, zeytinyağı, şarap ve nefaset peynirler, hepsi Provencal bunların.

None Benim Provence ile gerçek anlamda ilk tanışmam Aix de Provence yolunda oldu. Aix’in kendisi tam bir hayal kırıklığı idi. Önemli bir üniversite kampüsüne ev sahipliği yapan bu büyükçene şehir kalabalık ve hareketli ama çekicilikten yoksun. Yine de onca yolu tepip oraya kadar gitmiş olmaktan hiç mi hiç gocunmuyorum. Nedeni çok basit. Sonunda şu ahir ömrümde Mt. St. Victoire’ı gördüm ya, gözüm açık gitmem artık. Aix’in hemen dışındaki tuhaf, adeta periliymiş izlenimini veren çıplak dağ oluyor St. Victoire. Bu dağı modern sanatın dev ustalarından Cezanne, ki kübizmin babasıdır aynı zamanda, defalarca değişik ışıklarda ve renklerde resmetmiştir. Ben morumsu olanlara bayılırım. Herneyse, SONUNDA bana göre müthiş önemli bir ikonu görebilmiş olmaktan büyük keyif aldım.

None Rahatlıkla diyebilirim ki bu seyahatte Fransız Riviera’sında görülmesi gereken herşeyi gördüm. Aynı zamanda diyebilirim ki ne zaman hadi dense Cannes’a gidebilirim. Hatta rahatlıkla oraya postu serip yaşayabilirim de! Ama dürüst olmak gerekirse Provence’ı ancak ucundan keşfedebildim. Riviera’nın o meşhur tepelerini gezdim ama yakın bir gelecekte oralara geri gidip biraz daha dolanmayı, ünlü şarap mahzenlerini ziyaret etmeyi, Fransız parfümünün başkenti sayılan Grasse’ı görmeyi, sırf Picasso’nun anısının hatırına Avignon’a uğramayı çok isterim. Her ne kadar oradaki matmazellerin o ünlü kübist tablodakilere benzemediklerini düşünsem de!

None Cote D’azur’ün altın renkli ışığından ve sıcağından sonra 2007’nin bu sonbaharında Paris gözüme pek bir gri ve soğuk gözüktü. Ama Paris işte bu, gene de Paris, ve asla sizi üzmüyor. Her zamanki gibi Rive Gauche’da kaldık (ben hiç nehrin öbür tarafında kalmadım o zyüden kıyaslama yapamam) ve yine çok memnun kaldık. Oradaki favori otelimizde, Eglise St.Germain-des-Pres’in hemen karşı köşesindeki Madison’daydık. Bu mahalle hep çok canlıdır, ambiyansı hep “yıkılır” ve burada herkes her daim fena halde “trendy” takılır.

None Bana kalırsa alışveriş için de Paris’in en hoş yerlerinden biridir, ve burda tecrübe konuluyor çünkü St. Honore’deki dükkanları ciddi tetkik etmişliğim var (Avenue Montaigne demeyin bana, çok kuru ve sıkıcı geliyor). Bu güzel mahallede bir de Paris’in en eski büyük mağazası olmakla övünen Bon Marche bulunmakta. Tamamen yenilenmiş hali ile Londra’daki Harvey Nichols veya New York’taki Barney’s ile rahatça boy ölçüşebilir. Çok kaliteli, çok seçkin bir mağaza, eh tabii çok da eğlenceli!

None Paris’te bazı şeyler asla değişmez ... Brasserie Lipp’teki garsonlar gene feci ukala, Fransızlar hala çok sigara içiyor. Ama değişenler de var, veya bir başka deyişle, yeni ve güzel şeyler de oluyor. Batı’nın dışındaki kültürlerden harika eserler sunan yeni etnografya müzesi mesela. Musee du quai Branly intaktif bir müze, ve eğer bu tür şeylerle ilgileniyorsanız Afrika ve Asya kültürlerine ciddi ışık tutuyor.

Müze binasının modern mimarisi ve Zen tarzı bahçeleri çok hoşuma gitse de ben pek ilgilendiğimi söyleyemem. Hemen yakındaki Musee Dorsay benim için çok daha cazip. Her Paris seyahatinde olduğu gibi bu sefer de gidip eski dostlara (bütün o Empresyonist başyapıtlara yani!) merhaba dedim ve yeniden buluştuğumuza duyduğum memnuniyeti dile getirdim…özellikle tüm yetenek ve duyarlılıklarını konuşturarak resme dökmüş oldukları toprakları yeni gezmiş biri olarak.

None Cote D’azur’ün altın renkli ışığından ve sıcağından sonra 2007’nin bu sonbaharında Paris gözüme pek bir gri ve soğuk gözüktü. Ama Paris işte bu, gene de Paris, ve asla sizi üzmüyor. Her zamanki gibi Rive Gauche’da kaldık (ben hiç nehrin öbür tarafında kalmadım o zyüden kıyaslama yapamam) ve yine çok memnun kaldık. Oradaki favori otelimizde, Eglise St.Germain-des-Pres’in hemen karşı köşesindeki Madison’daydık. Bu mahalle hep çok canlıdır, ambiyansı hep “yıkılır” ve burada herkes her daim fena halde “trendy” takılır.

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!