Fransa, Normandiya 2009 - womenist.net 

Fransa, Normandiya 2009

2009’un ilkbaharında Fransa’ya yaptığımız 2 haftalık seyahat benim sonradan “Monet’nin Diyarı” adını verdiğim yerlerin etrafında tasarlanmıştı.

None Kendilerine Empresyonist diyen ve Avrupa sanat tarihinin gelmiş geçmiş en parlak dönemlerinden birine imza atmış olan resim ekolünün öncüsü büyük sanatçı Claude Monet yaşamının büyük bir kısmını Giverny’deki kır evinde geçirdi ve orada öldü. 40 yıl boyunca burada nefis ağaç, bitki ve çiçeklerle bezeli bahçeleri elleriyle ekti, baktı, suladı; koskoca bir gölet oluşturup içini nilüferlerle süsledi ve üzerine Japon köprüleri kondurdu – sonra da bizzat kendi yarattığı bu yeryüzü cennetinin her bir köşesinin resimlerini yaptı.

None Monet, Fransa’nın Normandiya kıyısındaki Havre limanının yakınlarındaki Etretat adlı sahil kasabasında da epey zaman geçirdi. Etretat’da dünyaca ünlü iki kaya parçası vardır, doğanın bu mucizeleri sahilin iki yanından bütün haşmetleriyle Manş denizine tepeden bakarlar. Ünlü Fransız yazar Guy de Maupassant, Etretat’nın tepelerini “aralarından bir geminin süzülebileceği koskocaman bir zafer takı” olarak tasvir eder. Monet bu kayaların kendi deyimiyle “büyüsüne kapıldığında” yine aynı kıyı şeridinde bir başka sahil kasabası olan Honfleur’de kalıyordu. Etretat’daki manzarayı öyle sevdi ki pek çok resmini yaptı, üstelik buradaki vahşi doğanın ruhunu ne kendinden önce ne de sonra kimsenin yapamadığı kadar güzel yakaladı. Honfleur’deki güzel manzaraları da resmetmekten geri kalmadı tabii.

None Bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü 2009’un ilkbaharında Fransa’ya yaptığımız 2 haftalık seyahat benim sonradan “Monet’nin Diyarı” adını verdiğim yerlerin etrafında tasarlanmıştı. Önce Paris’e uçtuk ve oradan arabayla direkt Giverny’ye gittik. Bu arada, yazılarımı takip edenler belki bilirler, ben araba yolculuklarından hakikaten nefret ederim ama Avrupa’da gezgin olmanın başka yolu maalesef yok. O yüzden mecburen saatlerce arabanın içine tıkılmaya razı oluyorum, yoksa bu ilginç yerleri göremezdim. Bir de bu yolculukta kiraladığımız otomobilde GPS aleti denen nesneyi keşfettik. İngiliz bir hanım gayet kıl bir aksanla “sağa dön sola gir” diye bize emir yağdırdı durdu ve sinir olduk ama acaip işe de yaradı. Düşünmek zorunda kalacağımıza talimatlara uyduk. Sistemin nasıl çalıştığı hakkında en ufak bir fikrim yok ama çalışıyor işte ve biz de yol boyunca varlığına şükrettik.

None Hani hakkında çok şey duyduğunuz ve okuduğunuz, üstelik bir sürü resmini gördüğünüz yerler vardır ya adeta klişeleşirler beyninizde, Monet’nin Giverny’deki bahçesi de öyle bir yer. Ama gerçeğini görmek tüm o tanıdıklık duygusuna rağmen hakikaten bambaşka çünkü inanılmaz güzel bir yer. Bahçe dedimse bir tane bahçe yok, içiçe geçmiş bahçeler var ve kocaman bir park/koru oluşturuyorlar. Adamın kır evi de aslında pek hoş ve büyük bir villa. Eskiden Monet’nin stüdyosu olan ve çok ünlü nilüferlerini resmettiği mekan ise şimdi müzeye ait hediyelik eşya dükkanı, pek de hoş şeyler var. O nilüferli devasa panoları Orangerie müzesinde görebilirsiniz (Paris’te, Tuilleries bahçelerinde). Ben Giverny’ye yaptığım bu ziyaretten müthiş keyif aldım çünkü çok çarpıcı bir biçimde doğanın sanatı, sanatın da doğayı yansıttığına tanık oldum.

None Sırf o meşhur kayaların gece aydınlatılmış halini görebilmek için bir gece Etretat’da kaldık. Buralara yolunuz düşerse Etretat’nın hem gündüz hem de gece halini görmek için gitmeye kesinlikle değer. Etretat’nın nefes kesen dramatik doğal güzelliğine fonda Manş’ın Normandiya kıyılarına vuran dalgalarının sesi eşlik ediyordu. Kasabanın kendisi şirin, sakin bir yer. Meşhur centilmen-hırsız Arsin Lupen buralıymış, evini müze yapmışlar. (Etretat’yı terkederken siz sormadan söyleyeyim, evet o kayaların tepesine tırmandım, ispat için resim de çektim!)
Bir sonraki durağımız Caen’di. Burası Normandiya’da büyük sayılabilecek bir şehir. Fatih William’ın kalesine ev sahipliği yapmasıyla ünlü, o William ki Norman kültürünü İngiltere sahillerine taşımış şahıstır. Biz Caen’i durak yaptık, orada kalıp Normandiya kıyılarındaki ünlü Honfleur, Deauville ve Trouville kasabalarını gezdik. Hepsi kendine has bir çekiciliği olan yerler ama en hareketli, turistik ve güzel olanı kesinlikle Honfleur. Gayet iyi korunmuş bir eski şehri, çok şirin dükkanları ve lokantaları var.

None İnsanı sersemletecek derecede şaşırtıcı bir coğrafyaya sahip olan ufacık ortaçağ kenti Mont St. Michel’i de ziyaret ettik. Ben Avrupa’daki paranoid kültürel ve mimari öğeler taşıyan, günümüzde ayakta kalmış tüm ortaçağ kentlerini pek severim. Hep yüksek yerlerde veya nehir kenarlarında kurulu bu yerler daracık ufacık sokakları ve özgün peyzajları ile beni her seferinde etkilerler. St. Michel de bunlardan biri ama diğerlerinden biraz farklı, arabayla buraya yaklaşırken taaa uzaktan sipsivri upuzun bir tepe ve bu tepenin üzerinde ve eteklerinde birtakım gotik yapılar gözünüze çarpıyor, hem de ne çarpma, dramatik efekt Oscar’ına laik bir manzara bu. St. Michel’in eşsiz özelliği sahilden birkaç kilometre açıkta ufacık bir adada kurulu olması. Paranoid dedim ya, burada düşmanlardan korunma meselesinde işin şahikasına çıkmışlar çünkü St. Michel’de derin bir gelgit olayı yaşanıyor ve deniz yükseldiğinde ulaşılmaz oluyor. Diğer zamanlarda yürüyerek ulaşılıyor.

None Tabii hemen her ortaçağ şehrinde olduğu gibi St. Michel’i gezerken de epey bir tırmanıyorsunuz ama buna değer çünkü Avrupa’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin arasında bence. Çok turistik olduğu için bol miktarda hediyelik eşyacı var, çok yorulunca bunların birinde soluklanabilirsiniz. Bir de meraklısına ufak not: 2. Dünya Savaşında Hitler’in sonunu getiren en önemli olaylardan biri olan Normandiya çıkarması bu sahilde, St. Michel yakınlarında yaşanmış.

None Normandiya sahili ve Monet diyarını turladıktan sonra sıra Loire vadisinde şato gezisine geldi. Bu iş için Tours’u merkez belleyip orada kaldık. Tours yine büyük sayılabilecek bir şehir ama biraz ruhsuz bir yer. Ününü çevredeki şatolara borçlu, o nedenle turistik bir özellik kazanmış yıllar içinde. Loire vadisi ise gerçekten çok güzel. Zümrüt yeşili bir doğanın en hoş noktalarına resmen düzinelerce irili ufaklı şato iliştirilmiş. Tabii hepsini görmeye ne zamanımız ne de merakımız vardı o yüzden en önemlilerinden üç tanesini seçtik. Bunların ilki zarif bir kale/şato olan Amboise, nehir kenarına kurulmuş ufak ve pek sempatik bir ortaçağ kentinin ortasında bulunuyor. Amboise’ın bence en önemli özelliği şapelinde Leonardo da Vinci’nin mezarını barındırması. Ben gidip saygılarımı sundum şahsen. Yaşadığı ev ayrı bir müze haline getirilmiş ve şatoya yürüme mesafesinde.

None Ve bütün bunlardan sonra soluğu Meral’in Diyarında aldık… Yani Paris’te! Aslında tuhaf bir durum bu, çok daha genç yaşlarımda benim gözüm Londra’dan başkasını görmezdi, şehirlerin kraliçesi oydu, başka yere gitmenin manası yoktu. Öyle capcanlı, renkli, uçuk, baş döndürücü geliyordu ki (Dr. Johnson’un dediği gibi  “İnsan Londra’dan bıkmışsa, hayattan da bıkmış demektir”), benim için cennetten farksızdı. Yıllar içinde sayamayacağım kadar çok gittiğim Londra hiçbir seferinde beni hayal kırıklığına uğratmadı. Paris ise gençliğimde hep biraz soğuk, biraz mesafeli, belki fazla kuralcı, fazla “yetişkin” gibi geliyordu. Ama son yıllarda her nasılsa (yaşlandım mı nedir??? veya olgunlaştım mı desek!!!) Paris kalbimde Londra’nın yerini aldı hatta geçti bile. Bana Londra’dan çok daha şık, sofistike, estetik açıdan çok daha göz okşayıcı gelir oldu. Londra’ya asla gitmem falan demiyorum elbette, onun da yeri ayrı, hele bir de yüzlerce anım olduğunu düşününce… Ama sanırım zevkler ve öncelikler yaş ilerledikçe değişiyor ve sonuçta Paris’in sunduğu şeyler artık bana çok daha çekici geliyor.

None Bir kişisel tespit daha, ben sapına kadar şehir insanıyım. Bu bir kez daha kanıtlandı. Normandiya’yı ve sahilini gezmek güzeldi, pastoral bir tablo kadar mükemmel görünen Fransız kırsalını turlayıp şatoları ziyaret etmek de çok hoştu… Ama yine de, çok, ama çok uzun bir süre ne yeşil tarlalar görmek istiyorum, ne de kavak ağaçları (pardon sayın Monet!) veya besili inekler veya manzaranın orasına burasına kondurulmuş sevimli köy evleri. Bütün bunlar beni hafif geriyor da denebilir aslında. Paris’e varır varmaz daha rahat nefes alır oldum. Tanıdık alanlar, büyük şehir parlak ışıklar insanlar dükkanlar cafeler lokantalar… En güzel kırsal alanda bile sudan çıkmış balık gibi hisseden benim gibi bir şehir çocuğuna hepsi ilaç gibi geldi.
Her zamanki gibi St. Germain’de kaldık, ama her zamanki otelimiz Madison’da tadilat olduğundan bu sefer aynı mahallede başka bir yerde konakladık. Doğrusu otel çok iyi çıktı. Yeri süperdi (hemen Brasserie Lipp’ın yanı), tertemizdi, konforluydu, iyi işletilen bir butik oteldi. İnsan bazen Paris’te çok kötü sürprizlerle kaşılaşıp resmen parasıyla rezil olabiliyor. Biz şanslıydık.

None Peki Paris’te ne yenilikler mi vardı? Ben size ancak kendi versiyonumu anlatabilirim… Sanat ve moda tarafını. Şehirde birkaç tane görmeye değer sanat olayı vardı. En hoşuma gideni Pompidou Center’daki Wassily Kandisky sergisi oldu. Ben Kandisky’nin resimlerinden fazla hazetmem o yüzden başta beklentilerim düşüktü ama zaten yukarda Georges’da yemek yiyecektik o yüzden hazır gelmişken sergiyi gezelim dedik, iyi ki de öyle yapmışız. Sergi Rus asıllı ünlü sanatçının kariyerindeki gelişmeleri gayet organize bir biçimde sunuyordu. Meğer o ne renk cümbüşüymüş öyle! Kandinsky hakkındaki fikrim süratle değişiverdi. Bu arada, Pompidou’da çok geniş ve ciddi, kalıcı bir modern sanat eserleri koleksiyonu var. Kesinlikle Avrupa’nın en iyileri arasında sayılır.

None Place de la Madeleine’deki Pinachoteque çok bilinmez ama düzgün ufak bir müzedir. Burada müthiş yetenekli ama bir Monet’ye kıyasla daha az tanınan iki Empresyonist ressamın, Suzanne Valadon ile Maurice Utrillo’nun, sergisi vardı. Ana-oğuldu bu ikili, çok yaratıcı ve aynı zamanda dengesiz insanlardı, müthiş bohem bir yaşantının içinde her türlü kötü alışkanlıkla haşır neşir oldu ikisi de. Çok güzel resimler yaptılar, oğul Utrillo anaya göre daha akademik bir yaklaşım sergiledi. Utrillo Paris sokaklarını, özellikle Monmartre bölgesini nefis melankolik pastel tonlarda sunar bize. Fakat ne yazık ki (!) bomboştur bu sokaklar Sanırım kendisi cehennemin diğer insanlar olduğu konusunda Sartre ile hemfikirdi çünkü resimlerinde neredeyse hiç insan figürü yoktur. Bu yalnızlık hali onu epey yıpratmış olmalı zira adamcağızın yaşamı bir tımarhane köşesinde son buldu. Annesinin sanatı daha renkli, canlı, naif özellikler ve modernist etkiler taşıyordu. O oğlunun aksine bol bol insan çizdi. Onların resimleri ve yaşam öyküleri 19. yüzyıl sonunda “belle epoque” denen dönemde Paris’in Monmartre mahallesinde yaşanan bohem hayatı sembolize ederken bir yandan da mükemmel biçimde yansıtır.

None Grand Palais’de dikkate değer bir sergi vardı: Andy Warhol’un portrelerinden bir demet. Kendisi tüm kişisel sevimsizliğine ve hiç de beğenmediğim sanata karşı bilinçli olarak o fevkalade kitsch (rüküş) yaklaşımına rağmen yine de 20. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş sanatçılardan arasında en sevdiklerimden biri. Sezar’ın hakkı Sezar’a! Kendini Pop Art akımının kralı ilan etmiştir, bu sergi onu haklı çıkardı. Ne şanslı adammış ki ünü kendi tahmin ettiği o 15 dakikadan çok ama çok daha uzun sürmekte ama ne yazık ki o bunun tadını çıkarmıyor çünkü aramızda değil artık.
Son olarak, Musee d’Art Moderne de la Ville de Paris’i gezdim. Upuzun isminden de anlaşılacağı gibi burası modern ve güncel sanata adanmış bir müze. Uzun süredir kapalıydı, yenilenmiş ve yeniden açılmış, iyi de olmuş. Kalıcı koleksiyon mutlaka gezmeye değer. Bir de sürprizle karşılaştık, 20. yüzyılın büyük sanatçılarından sürrealist Giorgio de Chirico’nun çok kapsamlı retrospektif bir sergisi vardı. Chirico klasik ve mitolojik temaları alıp bunları tuhaf güzellikte tüyler ürpertici surreal (gerçeküstü) tablolarına taşımış.

None Aynı zamanda günlük yaşamın sıradanlığını alıp tamamen absurd ve harika ötesi alternatif bir evrene dönüştürmüş. Dali ile karşılaştırma yapmak kaçınılmaz oluyor, tabii Chirico da neredeyse onun kadar uçuk, ama daha derin bir felsefe anlayışı var gibi geldi bana.
Her Paris seyahatinde olduğu gibi Louvre’a bir kez daha gittim. Çok sanatsever falan olduğundan değil, şu ünlü camdan piramidin altındaki ufak alışveriş merkezi pek hoşuma gidiyor doğrusu, o yüzden o insanı canından bezdirecek büyüklükteki yorucu müzeye her seferinde mutlaka yolum düşüyor. Müzenin kendi dükkanında dolaşmak da ayrı bir keyif. Hem üstelik benim sevgili Eski Mısır’lılarımın en büyük takıntısı olan ölüm ritüelleriyle ilgili pek enteresan bir sergi vardı, gelmişken onu da gezdim.

None Moda mevzusuna gelince, bu sefer daha çok Marais’deki ufak ama havalı butikleri ve St. Germain tarafındaki mağazaları tavaf ettim! Unutmadan: Picasso müzesi de Marais semtinde, çevrede çok güzel lokantalar barlar cafeler de var üstelik Pazar günü heryer kapalıyken buraları açık, dükkanlar dahil olmak üzere. Ben Hausmann tarafındaki Lafayette ve Printemps gibi büyük mağazalara hiç gitmediğimden oralarla ilgili pek fikir yürütemeyeceğim. St. Germain’deki Bon Marche bu konuda bana yetiyor da artıyor bile. Bir de, kızlara sesleniyorum, Paris’e giderseniz mutlaka St. Honore’deki Louboutin mağazasına uğrayın. Dekorasyonu ve malları sergileyişi açısından ayakkabıcıdan çok pastaneyi andırıyor. Ben Laduree’ye benzettim, oradaki makaronları ağzınızın suyu akarak seyredebilirsiniz, illa ki alıp yemek zorunda değilsiniz… Bazen göz zevkini tatmin etmek bile yetiyor insana.

None Her Paris seyahatinde olduğu gibi Louvre’a bir kez daha gittim. Çok sanatsever falan olduğundan değil, şu ünlü camdan piramidin altındaki ufak alışveriş merkezi pek hoşuma gidiyor doğrusu, o yüzden o insanı canından bezdirecek büyüklükteki yorucu müzeye her seferinde mutlaka yolum düşüyor. Müzenin kendi dükkanında dolaşmak da ayrı bir keyif. Hem üstelik benim sevgili Eski Mısır’lılarımın en büyük takıntısı olan ölüm ritüelleriyle ilgili pek enteresan bir sergi vardı, gelmişken onu da gezdim.
Sokak cafelerinden böylesine özlemle bahsetmemden anlamışsınızdır, bu bahar seyahatinde hava pek güzeldi. Rive Gauche sokaklarında yürümek, o havayı içine çekmek yüzümü güldürmeye yetti de arttı bile. Yürümekten ayaklarıma kara sular indi ama bu bile “orada olmanın” keyfini bozamadı.

Evet, hanımlar beyler, Carla hanım ve onun “Şuşu”su size Paris’ten sevgilerini yolluyor, bir dahaki sefere kadar…


giverny.org/monet/welcome.htm
www.freemages.fr/browse/show.431.html
en.ot-honfleur.fr/Accueil,0,0,1.html
en.wikipedia.org/wiki/William_the_Conqueror
www.ot-montsaintmichel.com/accueil_gb.htm
www.francebalade.com/chforten.htm
globespotters.blogs.nytimes.com/2009/05/06/kandinsky-an-exhibition-at-the-george-pompidou-center/
www.pinacotheque.com/index.php

None Kendilerine Empresyonist diyen ve Avrupa sanat tarihinin gelmiş geçmiş en parlak dönemlerinden birine imza atmış olan resim ekolünün öncüsü büyük sanatçı Claude Monet yaşamının büyük bir kısmını Giverny’deki kır evinde geçirdi ve orada öldü. 40 yıl boyunca burada nefis ağaç, bitki ve çiçeklerle bezeli bahçeleri elleriyle ekti, baktı, suladı; koskoca bir gölet oluşturup içini nilüferlerle süsledi ve üzerine Japon köprüleri kondurdu – sonra da bizzat kendi yarattığı bu yeryüzü cennetinin her bir köşesinin resimlerini yaptı.

None Monet, Fransa’nın Normandiya kıyısındaki Havre limanının yakınlarındaki Etretat adlı sahil kasabasında da epey zaman geçirdi. Etretat’da dünyaca ünlü iki kaya parçası vardır, doğanın bu mucizeleri sahilin iki yanından bütün haşmetleriyle Manş denizine tepeden bakarlar. Ünlü Fransız yazar Guy de Maupassant, Etretat’nın tepelerini “aralarından bir geminin süzülebileceği koskocaman bir zafer takı” olarak tasvir eder. Monet bu kayaların kendi deyimiyle “büyüsüne kapıldığında” yine aynı kıyı şeridinde bir başka sahil kasabası olan Honfleur’de kalıyordu. Etretat’daki manzarayı öyle sevdi ki pek çok resmini yaptı, üstelik buradaki vahşi doğanın ruhunu ne kendinden önce ne de sonra kimsenin yapamadığı kadar güzel yakaladı. Honfleur’deki güzel manzaraları da resmetmekten geri kalmadı tabii.

None Bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü 2009’un ilkbaharında Fransa’ya yaptığımız 2 haftalık seyahat benim sonradan “Monet’nin Diyarı” adını verdiğim yerlerin etrafında tasarlanmıştı. Önce Paris’e uçtuk ve oradan arabayla direkt Giverny’ye gittik. Bu arada, yazılarımı takip edenler belki bilirler, ben araba yolculuklarından hakikaten nefret ederim ama Avrupa’da gezgin olmanın başka yolu maalesef yok. O yüzden mecburen saatlerce arabanın içine tıkılmaya razı oluyorum, yoksa bu ilginç yerleri göremezdim. Bir de bu yolculukta kiraladığımız otomobilde GPS aleti denen nesneyi keşfettik. İngiliz bir hanım gayet kıl bir aksanla “sağa dön sola gir” diye bize emir yağdırdı durdu ve sinir olduk ama acaip işe de yaradı. Düşünmek zorunda kalacağımıza talimatlara uyduk. Sistemin nasıl çalıştığı hakkında en ufak bir fikrim yok ama çalışıyor işte ve biz de yol boyunca varlığına şükrettik.

None Hani hakkında çok şey duyduğunuz ve okuduğunuz, üstelik bir sürü resmini gördüğünüz yerler vardır ya adeta klişeleşirler beyninizde, Monet’nin Giverny’deki bahçesi de öyle bir yer. Ama gerçeğini görmek tüm o tanıdıklık duygusuna rağmen hakikaten bambaşka çünkü inanılmaz güzel bir yer. Bahçe dedimse bir tane bahçe yok, içiçe geçmiş bahçeler var ve kocaman bir park/koru oluşturuyorlar. Adamın kır evi de aslında pek hoş ve büyük bir villa. Eskiden Monet’nin stüdyosu olan ve çok ünlü nilüferlerini resmettiği mekan ise şimdi müzeye ait hediyelik eşya dükkanı, pek de hoş şeyler var. O nilüferli devasa panoları Orangerie müzesinde görebilirsiniz (Paris’te, Tuilleries bahçelerinde). Ben Giverny’ye yaptığım bu ziyaretten müthiş keyif aldım çünkü çok çarpıcı bir biçimde doğanın sanatı, sanatın da doğayı yansıttığına tanık oldum.

None Sırf o meşhur kayaların gece aydınlatılmış halini görebilmek için bir gece Etretat’da kaldık. Buralara yolunuz düşerse Etretat’nın hem gündüz hem de gece halini görmek için gitmeye kesinlikle değer. Etretat’nın nefes kesen dramatik doğal güzelliğine fonda Manş’ın Normandiya kıyılarına vuran dalgalarının sesi eşlik ediyordu. Kasabanın kendisi şirin, sakin bir yer. Meşhur centilmen-hırsız Arsin Lupen buralıymış, evini müze yapmışlar. (Etretat’yı terkederken siz sormadan söyleyeyim, evet o kayaların tepesine tırmandım, ispat için resim de çektim!)
Bir sonraki durağımız Caen’di. Burası Normandiya’da büyük sayılabilecek bir şehir. Fatih William’ın kalesine ev sahipliği yapmasıyla ünlü, o William ki Norman kültürünü İngiltere sahillerine taşımış şahıstır. Biz Caen’i durak yaptık, orada kalıp Normandiya kıyılarındaki ünlü Honfleur, Deauville ve Trouville kasabalarını gezdik. Hepsi kendine has bir çekiciliği olan yerler ama en hareketli, turistik ve güzel olanı kesinlikle Honfleur. Gayet iyi korunmuş bir eski şehri, çok şirin dükkanları ve lokantaları var.

None İnsanı sersemletecek derecede şaşırtıcı bir coğrafyaya sahip olan ufacık ortaçağ kenti Mont St. Michel’i de ziyaret ettik. Ben Avrupa’daki paranoid kültürel ve mimari öğeler taşıyan, günümüzde ayakta kalmış tüm ortaçağ kentlerini pek severim. Hep yüksek yerlerde veya nehir kenarlarında kurulu bu yerler daracık ufacık sokakları ve özgün peyzajları ile beni her seferinde etkilerler. St. Michel de bunlardan biri ama diğerlerinden biraz farklı, arabayla buraya yaklaşırken taaa uzaktan sipsivri upuzun bir tepe ve bu tepenin üzerinde ve eteklerinde birtakım gotik yapılar gözünüze çarpıyor, hem de ne çarpma, dramatik efekt Oscar’ına laik bir manzara bu. St. Michel’in eşsiz özelliği sahilden birkaç kilometre açıkta ufacık bir adada kurulu olması. Paranoid dedim ya, burada düşmanlardan korunma meselesinde işin şahikasına çıkmışlar çünkü St. Michel’de derin bir gelgit olayı yaşanıyor ve deniz yükseldiğinde ulaşılmaz oluyor. Diğer zamanlarda yürüyerek ulaşılıyor.

None Tabii hemen her ortaçağ şehrinde olduğu gibi St. Michel’i gezerken de epey bir tırmanıyorsunuz ama buna değer çünkü Avrupa’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin arasında bence. Çok turistik olduğu için bol miktarda hediyelik eşyacı var, çok yorulunca bunların birinde soluklanabilirsiniz. Bir de meraklısına ufak not: 2. Dünya Savaşında Hitler’in sonunu getiren en önemli olaylardan biri olan Normandiya çıkarması bu sahilde, St. Michel yakınlarında yaşanmış.

None Normandiya sahili ve Monet diyarını turladıktan sonra sıra Loire vadisinde şato gezisine geldi. Bu iş için Tours’u merkez belleyip orada kaldık. Tours yine büyük sayılabilecek bir şehir ama biraz ruhsuz bir yer. Ününü çevredeki şatolara borçlu, o nedenle turistik bir özellik kazanmış yıllar içinde. Loire vadisi ise gerçekten çok güzel. Zümrüt yeşili bir doğanın en hoş noktalarına resmen düzinelerce irili ufaklı şato iliştirilmiş. Tabii hepsini görmeye ne zamanımız ne de merakımız vardı o yüzden en önemlilerinden üç tanesini seçtik. Bunların ilki zarif bir kale/şato olan Amboise, nehir kenarına kurulmuş ufak ve pek sempatik bir ortaçağ kentinin ortasında bulunuyor. Amboise’ın bence en önemli özelliği şapelinde Leonardo da Vinci’nin mezarını barındırması. Ben gidip saygılarımı sundum şahsen. Yaşadığı ev ayrı bir müze haline getirilmiş ve şatoya yürüme mesafesinde.

None İkinci şatomuz Chenonceau ise Loire nehri kıyısında harika bir bahçenin içinde bir mücevher gibi duruyor. Bu yolculukta gördüğüm en ortaçağ havalı şato buydu, hani masallardaki şatolar vardır ya, mesela Rapunzel’inki, kuleler hendekler falan, bu aynen öyleydi. Chambord ise bir kraliyet şatosu olarak en majestik ve hatta en etkileyici olanı gibi geldi bana. Ve orada sonunda Leonardo’nun şu meşhur tasarım mucizesi çifte merdivenini görme şerefine nail oldum. Bana sorarsanız bu şatolardan birinde hayalet var ise eğer, kesin Chambord’dadır. Ağır tarih kokan bir yer burası, çok gösterişli ama bir yandan da zerafeti var. Hiçbir köşesinde ki çok büyük bir yer, asla zevksizlikten eser yok.

None Ve bütün bunlardan sonra soluğu Meral’in Diyarında aldık… Yani Paris’te! Aslında tuhaf bir durum bu, çok daha genç yaşlarımda benim gözüm Londra’dan başkasını görmezdi, şehirlerin kraliçesi oydu, başka yere gitmenin manası yoktu. Öyle capcanlı, renkli, uçuk, baş döndürücü geliyordu ki (Dr. Johnson’un dediği gibi  “İnsan Londra’dan bıkmışsa, hayattan da bıkmış demektir”), benim için cennetten farksızdı. Yıllar içinde sayamayacağım kadar çok gittiğim Londra hiçbir seferinde beni hayal kırıklığına uğratmadı. Paris ise gençliğimde hep biraz soğuk, biraz mesafeli, belki fazla kuralcı, fazla “yetişkin” gibi geliyordu. Ama son yıllarda her nasılsa (yaşlandım mı nedir??? veya olgunlaştım mı desek!!!) Paris kalbimde Londra’nın yerini aldı hatta geçti bile. Bana Londra’dan çok daha şık, sofistike, estetik açıdan çok daha göz okşayıcı gelir oldu. Londra’ya asla gitmem falan demiyorum elbette, onun da yeri ayrı, hele bir de yüzlerce anım olduğunu düşününce… Ama sanırım zevkler ve öncelikler yaş ilerledikçe değişiyor ve sonuçta Paris’in sunduğu şeyler artık bana çok daha çekici geliyor.

None Bir kişisel tespit daha, ben sapına kadar şehir insanıyım. Bu bir kez daha kanıtlandı. Normandiya’yı ve sahilini gezmek güzeldi, pastoral bir tablo kadar mükemmel görünen Fransız kırsalını turlayıp şatoları ziyaret etmek de çok hoştu… Ama yine de, çok, ama çok uzun bir süre ne yeşil tarlalar görmek istiyorum, ne de kavak ağaçları (pardon sayın Monet!) veya besili inekler veya manzaranın orasına burasına kondurulmuş sevimli köy evleri. Bütün bunlar beni hafif geriyor da denebilir aslında. Paris’e varır varmaz daha rahat nefes alır oldum. Tanıdık alanlar, büyük şehir parlak ışıklar insanlar dükkanlar cafeler lokantalar… En güzel kırsal alanda bile sudan çıkmış balık gibi hisseden benim gibi bir şehir çocuğuna hepsi ilaç gibi geldi.
Her zamanki gibi St. Germain’de kaldık, ama her zamanki otelimiz Madison’da tadilat olduğundan bu sefer aynı mahallede başka bir yerde konakladık. Doğrusu otel çok iyi çıktı. Yeri süperdi (hemen Brasserie Lipp’ın yanı), tertemizdi, konforluydu, iyi işletilen bir butik oteldi. İnsan bazen Paris’te çok kötü sürprizlerle kaşılaşıp resmen parasıyla rezil olabiliyor. Biz şanslıydık.

None Peki Paris’te ne yenilikler mi vardı? Ben size ancak kendi versiyonumu anlatabilirim… Sanat ve moda tarafını. Şehirde birkaç tane görmeye değer sanat olayı vardı. En hoşuma gideni Pompidou Center’daki Wassily Kandisky sergisi oldu. Ben Kandisky’nin resimlerinden fazla hazetmem o yüzden başta beklentilerim düşüktü ama zaten yukarda Georges’da yemek yiyecektik o yüzden hazır gelmişken sergiyi gezelim dedik, iyi ki de öyle yapmışız. Sergi Rus asıllı ünlü sanatçının kariyerindeki gelişmeleri gayet organize bir biçimde sunuyordu. Meğer o ne renk cümbüşüymüş öyle! Kandinsky hakkındaki fikrim süratle değişiverdi. Bu arada, Pompidou’da çok geniş ve ciddi, kalıcı bir modern sanat eserleri koleksiyonu var. Kesinlikle Avrupa’nın en iyileri arasında sayılır.

None Place de la Madeleine’deki Pinachoteque çok bilinmez ama düzgün ufak bir müzedir. Burada müthiş yetenekli ama bir Monet’ye kıyasla daha az tanınan iki Empresyonist ressamın, Suzanne Valadon ile Maurice Utrillo’nun, sergisi vardı. Ana-oğuldu bu ikili, çok yaratıcı ve aynı zamanda dengesiz insanlardı, müthiş bohem bir yaşantının içinde her türlü kötü alışkanlıkla haşır neşir oldu ikisi de. Çok güzel resimler yaptılar, oğul Utrillo anaya göre daha akademik bir yaklaşım sergiledi. Utrillo Paris sokaklarını, özellikle Monmartre bölgesini nefis melankolik pastel tonlarda sunar bize. Fakat ne yazık ki (!) bomboştur bu sokaklar Sanırım kendisi cehennemin diğer insanlar olduğu konusunda Sartre ile hemfikirdi çünkü resimlerinde neredeyse hiç insan figürü yoktur. Bu yalnızlık hali onu epey yıpratmış olmalı zira adamcağızın yaşamı bir tımarhane köşesinde son buldu. Annesinin sanatı daha renkli, canlı, naif özellikler ve modernist etkiler taşıyordu. O oğlunun aksine bol bol insan çizdi. Onların resimleri ve yaşam öyküleri 19. yüzyıl sonunda “belle epoque” denen dönemde Paris’in Monmartre mahallesinde yaşanan bohem hayatı sembolize ederken bir yandan da mükemmel biçimde yansıtır.

None Grand Palais’de dikkate değer bir sergi vardı: Andy Warhol’un portrelerinden bir demet. Kendisi tüm kişisel sevimsizliğine ve hiç de beğenmediğim sanata karşı bilinçli olarak o fevkalade kitsch (rüküş) yaklaşımına rağmen yine de 20. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş sanatçılardan arasında en sevdiklerimden biri. Sezar’ın hakkı Sezar’a! Kendini Pop Art akımının kralı ilan etmiştir, bu sergi onu haklı çıkardı. Ne şanslı adammış ki ünü kendi tahmin ettiği o 15 dakikadan çok ama çok daha uzun sürmekte ama ne yazık ki o bunun tadını çıkarmıyor çünkü aramızda değil artık.
Son olarak, Musee d’Art Moderne de la Ville de Paris’i gezdim. Upuzun isminden de anlaşılacağı gibi burası modern ve güncel sanata adanmış bir müze. Uzun süredir kapalıydı, yenilenmiş ve yeniden açılmış, iyi de olmuş. Kalıcı koleksiyon mutlaka gezmeye değer. Bir de sürprizle karşılaştık, 20. yüzyılın büyük sanatçılarından sürrealist Giorgio de Chirico’nun çok kapsamlı retrospektif bir sergisi vardı. Chirico klasik ve mitolojik temaları alıp bunları tuhaf güzellikte tüyler ürpertici surreal (gerçeküstü) tablolarına taşımış.

None Aynı zamanda günlük yaşamın sıradanlığını alıp tamamen absurd ve harika ötesi alternatif bir evrene dönüştürmüş. Dali ile karşılaştırma yapmak kaçınılmaz oluyor, tabii Chirico da neredeyse onun kadar uçuk, ama daha derin bir felsefe anlayışı var gibi geldi bana.
Her Paris seyahatinde olduğu gibi Louvre’a bir kez daha gittim. Çok sanatsever falan olduğundan değil, şu ünlü camdan piramidin altındaki ufak alışveriş merkezi pek hoşuma gidiyor doğrusu, o yüzden o insanı canından bezdirecek büyüklükteki yorucu müzeye her seferinde mutlaka yolum düşüyor. Müzenin kendi dükkanında dolaşmak da ayrı bir keyif. Hem üstelik benim sevgili Eski Mısır’lılarımın en büyük takıntısı olan ölüm ritüelleriyle ilgili pek enteresan bir sergi vardı, gelmişken onu da gezdim.

None Moda mevzusuna gelince, bu sefer daha çok Marais’deki ufak ama havalı butikleri ve St. Germain tarafındaki mağazaları tavaf ettim! Unutmadan: Picasso müzesi de Marais semtinde, çevrede çok güzel lokantalar barlar cafeler de var üstelik Pazar günü heryer kapalıyken buraları açık, dükkanlar dahil olmak üzere. Ben Hausmann tarafındaki Lafayette ve Printemps gibi büyük mağazalara hiç gitmediğimden oralarla ilgili pek fikir yürütemeyeceğim. St. Germain’deki Bon Marche bu konuda bana yetiyor da artıyor bile. Bir de, kızlara sesleniyorum, Paris’e giderseniz mutlaka St. Honore’deki Louboutin mağazasına uğrayın. Dekorasyonu ve malları sergileyişi açısından ayakkabıcıdan çok pastaneyi andırıyor. Ben Laduree’ye benzettim, oradaki makaronları ağzınızın suyu akarak seyredebilirsiniz, illa ki alıp yemek zorunda değilsiniz… Bazen göz zevkini tatmin etmek bile yetiyor insana.

None Yeme içme faslında gene Batı Yakası’ndan öteye pek geçmedim. Öte taraftaki gösterişli lokantalardan ziyade buralardaki daha otantik yerleri tercih ediyorum. Bir istisna olarak klasik bistro Le Grand Courbet’yi gösterebilirim. Burası Paris borsasının olduğu mahallede ve Belle Epoque havasıyla Montparnasse’deki yine bir başka Paris klasiği olan La Coupole’u andırıyor. Ama bana sorarsanız iyi yemek içmek bir kenara, Paris’te yapılabilecek en zevkli şey içki saatinde St. Germain’in ünlü cafelerinden birine mesela Fleur veya Deux Magot’ya kurulduktan sonra bir bardak şampanya ısmarlayıp önünüzden akıp giden Parizyen yaşamı izlemek. Ukala garsonlara boşverin, onları her zaman bahşiş vermeyerek cezalandırabilirsiniz biliyorsunuz. İçkinizi yudumlarken Paris’i Paris yapan o eşsiz benzersiz ambiyansı soluyacaksınız, bu da büyük keyif. Aynı keyfi J.P.Sartre, Simone Beauvoir, Catherine Denevue ve daha niceleri hiç aksatmadan yaşadıklarına göre (hayatta olanlar hala da yaşıyorlar) birşeyleri doğru yapıyorsunuz demektir.
Aynı zamanda günlük yaşamın sıradanlığını alıp tamamen absurd ve harika ötesi alternatif bir evrene dönüştürmüş. Dali ile karşılaştırma yapmak kaçınılmaz oluyor, tabii Chirico da neredeyse onun kadar uçuk, ama daha derin bir felsefe anlayışı var gibi geldi bana.

None Her Paris seyahatinde olduğu gibi Louvre’a bir kez daha gittim. Çok sanatsever falan olduğundan değil, şu ünlü camdan piramidin altındaki ufak alışveriş merkezi pek hoşuma gidiyor doğrusu, o yüzden o insanı canından bezdirecek büyüklükteki yorucu müzeye her seferinde mutlaka yolum düşüyor. Müzenin kendi dükkanında dolaşmak da ayrı bir keyif. Hem üstelik benim sevgili Eski Mısır’lılarımın en büyük takıntısı olan ölüm ritüelleriyle ilgili pek enteresan bir sergi vardı, gelmişken onu da gezdim.
Sokak cafelerinden böylesine özlemle bahsetmemden anlamışsınızdır, bu bahar seyahatinde hava pek güzeldi. Rive Gauche sokaklarında yürümek, o havayı içine çekmek yüzümü güldürmeye yetti de arttı bile. Yürümekten ayaklarıma kara sular indi ama bu bile “orada olmanın” keyfini bozamadı.

Evet, hanımlar beyler, Carla hanım ve onun “Şuşu”su size Paris’ten sevgilerini yolluyor, bir dahaki sefere kadar…


giverny.org/monet/welcome.htm
www.freemages.fr/browse/show.431.html
en.ot-honfleur.fr/Accueil,0,0,1.html
en.wikipedia.org/wiki/William_the_Conqueror
www.ot-montsaintmichel.com/accueil_gb.htm
www.francebalade.com/chforten.htm
globespotters.blogs.nytimes.com/2009/05/06/kandinsky-an-exhibition-at-the-george-pompidou-center/
www.pinacotheque.com/index.php

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!