Şeytan detaylarda gizli! - womenist.net 

Şeytan detaylarda gizli!

‘Şeytanın detaylarda gizli olduğunu ve yükses sesle verilen mesajların etkilerinin zayıfladığını düşünen bir sanatçıyım.’ (Hale Güngör)

None Yaşamını ve sanatsal üretimlerini İsveç’te sürdüren genç sanatçı Hale Güngör, farklı kültürlerin içinde var olmanın yarattığı yabancılık ve biraradalık durumlarını üretimlerine yansıtıyor. Sanatçı ile sanatsal görüşü ve çalışmaları hakkında konuştuk…

Seni biraz tanıyalım, öncelikle eğitiminden kısaca bahseder misin?
2000 yılında Parsons’da güzel sanatlar eğitimi almak üzere Paris’e taşındım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul’a dönerek kendi atölyemi kurdum, yurtiçi ve yurtdışında sergiler açmaya başladım. 2008 yılında tekrar okula dönerek bu sefer Pratt Institute New York’ta iki sene resme yoğunlaştım. Şu anda ise bir yandan Platform Stockholm’deki atölyemde çalışmalarıma devam edip, bir yandan da Konstfack’ta yüksek lisansımı tamamlıyor, resmime büyük ölçüde katkıda bulunan yeni yan teknikler öğreniyorum.

Çocukluğunu geçirdiğin İsviçre ardından yaşadığın İstanbul, Paris, New York ve son olarak yerleştiğin Stockholm gibi şehirlerin sanat üretimlerine nasıl yansıdığını düşünüyorsun?
Hayatımın büyük kısmını bir “yabancı“ statüsünde geçirdiğim için, tanıdıklık ve aidiyet kavramları görsel dilimde ve düşüncelerimde köklü bir yer edindi diyebilirim. Çok küçük yaşlarda taşındığım İsviçre´de başlayan yabancılık, Türkiye´ye dönüş yaptığımda bile beni takip ederek, bugüne kadar günlük hayatımın bir parçası olmaya devam etti. Hala her yer değiştirme beni kişisel olarak etkiliyor ve gözlemci olarak geliştiriyor. Sonuç olarak, işlerim de bundan kendilerine düşen payı alıyorlar.

None Teknik açıdan bakıldığında; renk paletimin her şehirde ince değişikliklere uğradığı gözlemlenebilir. Mesela, 2008 yılında New York´a ilk taşındığımda tamamladığım “Lazy Bird“ ile başlayan renk patlaması, benim o şehirde yaşadıklarım ve gördüklerimin görsel dilime yansımasıdır. Stockholm´e taşındığımdan beri pastelleşen ve buğulanan renklerin paletime eklenmesi de buranın havası ve duruşu göz önünde bulundurulduğunda bir mantık çerçevesine oturtulabilir.

Kavramsal olarak değerlendirildiğinde ise, yer değiştirmemin bir başka sonucunun giderek daha çok irdelediğim “ev“ teması olduğunu söyleyebilirim. Bu kavramı çok açık bir şekilde kullanıyor ve “ev“ derken; yuvadan, alışkanlıktan, yabancı ve farklıyı kabullenmeden, yerleştirilmeden, fiziksel/ruhsal rahatlık ve rahatsızlıktan bahsediyorum. Her deneyimimden sonra beraberimde taşıdığım kültürel sorular ve sorunlar ise, resmimin sadece benim biriktirdiklerimin kombinasyonuyla yapılabilmesini mümkün kılıyor. Neticede, merakın ve didiklemenin bittiği yerde sanatın donduğunu düşünüyorum. Yer değiştirmelerim merakımı beslememde en büyük rolü oynuyor ve dağın öbür tarafında neler olduğunu görebilmeme imkan veriyorlar.

İsveç’e yerleşmene etken olan faktörler neler?
2010 yılında New York’ta eğitimimi tamamladıktan sonra önümde üç seçenek vardı; ya New York’ta kalıp bir atölye kurmak, ya İstanbul’a dönüp kariyerime orada devam etmek, ya da kişisel bağlarımın olduğu Stockholm’e taşınarak yeni bir başlangıç yapmak. Bunlardan ilk ikisi konusunda tereddütüm, hem İsviçre´nin küçük bir kasabasında ineklerin arasında yalın ayak yürüyerek büyüdükten sonra büyük ve kaotik şehirlere bir türlü alışamamam, hem de yeniye olan merakımdan kaynaklanıyordu. Tercihimi her zaman bir bacağımın olduğu İstanbul’a da daha yakın olan Stockholm’den yana kullandım.

Genç bir sanatçı olarak çağdaş sanatın farklı disiplinlerine yönelmek yerine anlatım aracı olarak neden resmi tercih ediyorsun?
Tekrar meselem olan aidiyet kavramına dönecek olursak; bu noktada ben giderek eğitimde ve pratikte yaygınlaşarak aşılanan ve ortak bir dil olarak kabul görmeye başlayan kimi çağdaş disiplinlerin bir parçası olmamayı seçiyorum. Sürüdeki rahat bir koyun olmak yerine, yalnız ve rahatsız bir keçi olmayı tercih ediyorum.

Bazı çemberlere girmeyi kolaylaştıran bir araç kullanmak istemediğim için bu konuda inat ediyorum. Kendimi en iyi ifade edebildiğim dilin resim olduğunu düşündüğüm için, dokunsal olarak çalışmayı başka hiçbirşeye değişemediğim için bu konuda inat ediyorum. Sadece birşeyler üretirken samimiyetin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

None İlk bakışta naïf olarak algılanabilecek bir atmosfer soluttuğun  resimlerinde aslında nelere yer veriyorsun?
“Naif“likten görsel ve kavramsal olarak bahsediyorsak eğer; ben sade veya basit olarak algılanan herhangi birşeyin “naif“ olduğuna inanmıyorum. Hatta birşey ne kadar yalınsa, ben ondan bir o kadar şüphe ederim, üzerine bir o kadar kafa yorarım. Çünkü altında mutlaka benim henüz bilmediğim birşey yatıyordur diye düşünürüm.

Resmime gelince, naif ya da saf olarak algılanabilecek öğeler, benim için, küçük görünen detayların ne kadar kritik ve şekillendirici olduğunun altını çizmenin bir yolu. Bu konuda şeffaflıktan yanayım. Ben, sanatçının büyük bir davası olup, bunun için savaşması gerektiğine inananlardan değilim. Aksine, şeytanın detaylarda gizli olduğunu ve yükses sesle verilen mesajların etkilerinin zayıfladığını düşünen bir sanatçıyım.

Resminde baş vurduğun teknikler neler?
Genellikle tuval ya da baskı kumaş üzerine yağlıboya veya akrilik çalışıyorum. Bunu yaparken iki boyutu zaman zaman jel ve hamur gibi farklı malzemelerle kırıyorum. Kağıt işler ürettiğimde ise genelde dergilerden kırpılmış imgeler, elişi kağıdı ve Japon origami kareleri kullanarak kolajlar yapıyorum. Aynı zamanda, resimlerimde çocukluğumdan beri bilinçaltımda yer edinmiş geleneksel ve modern motiflere sık sık yer veriyorum. Bunlar bir bakıma benim kültürel kimliğime dair ipuçları veriyorlar.

Gerek tuval resimlerinde, gerekse kağıt işlerde olsun, kolaj dilini kendime yakın buluyorum. Bu şekilde, kopuk deneyim veya fikirleri ve hafızamdaki bölük pörçüklükleri kendi görsel alanlarında ayrı ayrı dengeleyebildiğimi düşünüyorum. Üretirken, oyun ve deneylerin önemine inandığım için, her zaman yaptığım işten zevk almaya ve kendimi yenilemeye çalışıyorum.

None Şu sıralar İsveç’te yürüttüğün ilginç bir projen var. Bu projeni bizimle paylaşır mısın?
2011 yılının sonunda burada bir kamusal sanat projesi gerçekleştirdim. Bu projede şehir merkezinin biraz dışındaki bir bölgede, karşılıklı apartmanların bol olduğu bir sokak seçtim. Daha sonra 20 apartmanın sakinlerine bir mektup bırakarak, iki günlüğüne pencerelerinden bir ip gererek çamaşırlarını asacak gönüllüler aradığımı söyledim. Birkaç günün sonunda, 100´ün üzerinde daireden sadece 3 cevap aldım. Bu sonuç benim için sürpriz olmadı ve projemin ana teması olan zıt kültürler içindeki sosyal iletişim farklılığının altını çizdi. Türkiye´deki “mahalle“ kavramı ve komşuluk ilişkilerine karşılık, İsveç´teki bireysel ve mahrem yaşam tarzı, bu proje ile absürd bir çatı altında bir araya geldi. Projeyi, polis ve apartman yönetimlerinden izinler aldıktan sonra iki bina arasında güvenlik açısından en az 7 metre yükseklikte, yağmurda esnemeyecek ve insanların üzerine düşecek hiçbir ağır objenin asılı olmadığı (!) bir çamaşır ipi gererek gerçekleştirdim. İpin asılı olduğu iki gün boyunca, günün değişik saatlerinde mekana dönerek, sokak sakinlerinin ve sokaktan geçenlerin tepkilerini gözlemledim ve belgeledim. Şaşkın bakışlar, çocukların daha önce karşılaşmadıkları birşey gördüklerinde heyecanlanmaları ve kimi zaman çekilen fotoğraflar, kutup farkının ne kadar net olduğunu bana bir kez daha gösterdi. Uzun zamandır birbirlerine çok yakın oturan iki katılımcının bu vesileyle ilk defa tanışmaları ve komşuluk ilişkilerini sembolize eden bir çamaşır ipiyle içeridekileri dışarıda alenen sergilemeyi kabul etmeleri, bana Stockholm´un bu sokağına bir parça Türkiye “kolajlama” şansı verdi. Polis izinleri, kuralların katılığı, katılım ve prosedürler her ne kadar zorlayıcı olsa da, ileride bu projeyi genişleterek Stockholm´ün farklı bölgelerine yaymayı bir olasılık olarak görüyorum.

Geçmişte ürettiğin kolajlarından ve resimlerinden yola çıkarak başladığın büyük boyutlu yeni seri nasıl şekillenecek?
Şu anda üzerinde çalıştığım yeni seriyi, beni bugüne getiren fikirlerin ve tekniklerin toplanma alanı olarak görüyorum. Yeni işlerimde tuvali ham ve terbiyelenmiş olarak kullanıyorum. Bu şekilde hem doğal yüzey farkları elde ediyorum, hem de resmin içinde nefes alanları yaratıyorum. Buna ek olarak tasarlayıp kumaş üzerine el baskısı yaptığım motifleri değişik formatlarda resimlere kolaj olarak yerleştiriyorum. Bu teknik bana görsel içinde görsel yaratma imkanı veriyor ve oyun alanları sunuyor. Ev ve aidiyet soruları karşımıza değişik birleştirmeler halinde çıkıyor. Önümüzdeki aylarda bu resimler üzerine yoğunlaşarak, taze bir seri tamamlamayı planlıyorum.

Dünyanın En Pahalı Kedileri!

Evde beslenen en popüler hayvanlardan biri olan kedilerin en pahalı türlerini sizler için derledik!

Dünyanın En Pahalı Kedileri!

Norwegian Forest

Soyları Vikinglere dayanan bu kediler soğuk iklim şartlarına adeptedirler. Eğer bu kediden edinmek istiyorsanız dikkat etmeniz gereken tek ...

Dünyanın En Pahalı Kedileri! Devamını Oku >>

Yorum Yapın!