İskandinavya, 2007 - womenist.net 

İskandinavya, 2007

Haziran’da İskandinavya gezisi teklifini ilk duyduğumda hiç de sıcak bakmadım çünkü hangi aklı başında insan İstanbul’un sıcacık güneşini bırakır da soğuk uzak yerlere gider diye düşündüm. Ama sonra her zamanki gibi merakıma yenildim ve yola çıktık. Fakat şu işe bakın ki 2 haftalık kuzey seyahatimiz boyunca ısı hiç 20’nin altına düşmedi ve hepimiz amele yanığı olduk! Yani bu sefer en azından hava açısından şansımız pek yaver gitti. Üstelik o sürede İstanbul’da çok yağmur yağmış. Kaderin cilvesi işte!

None İskandinavya turumuza Helsinki’den başladık. O güne kadar Avrupa’da Amsterdam’dan daha kuzeye gitmediğim için bir ilki yaşamış oldum böylece. Helsinki pekçok yeşil alana sahip ve denizle çevrili bir şehir. Ve her anlamda çok medeni bir yer: sakin, güvenli, bir yandan da neşeli sokakları, cafeleri, lokantaları ile capcanlı bir görüntü veriyor. Üstelik Avrupa’nın birçok yerine kıyasla halkı çok yardımsever ve turiste dostça muamele ediliyor. Helsinki bir alışveriş cenneti veya fevkalade sofistike bir şehir olmayabilir ama kendine has, biraz eski moda bir çekiciliği var. Lapland’ı, Ren geyiklerini, eskimoları getirin gözünüzün önüne, biraz naftalin kokusu biraz da bit pazarı havası katın içine, Helsinki öyle bir yer işte. Bu atmosfere biraz vakıf olmak için Sibelius’un keman konçertosunu dinlemenizi öneririm. Bu Finli besteci memleketinin ruhunu pek güzel yansıtıyor.

None Helsinki’de ilk kez “beyaz geceler” fenomeni ile karşılaştık. Doğrusu ben bu seyahat boyunca o duruma pek alışamadım. Hava hiç tamamen kararmıyor ve bu da benim gibi her gece illa ki 8 saat uyuması icap eden birisi için tuhaf oluyor haliyle.

Helsinki’den Stockholm’e geçmek için şu meşhur (!) feribota bindik. Bu yaklaşık 36 saatlık seferler, Finliler için ülkelerinde hem pahalı hem de bir sürü kısıtlamayla alınan içkileri hiç durmadan yuvarlayıp güzelce sarhoş olmaya yarıyor. Çoğu hiç karaya çıkmadan aynen geriye dönüyor, böylece bir 36 saat daha içiyorlar.

None Gemideki duty-free mağazası devasa boyutlardaydı. Viking’lerin torunları da oradaki şişeleri tüketmekle meşguldüler. En azından ataları gibi sağı solu talan etmiyorlardı! Olayı kültürel bir deneyim şeklinde izlemek eğlenceli oldu bizler için. Gemi gayet konforluydu, yolcunun her türlü ihtiyacı düşünülmüştü. Yolculuk boyunca gördüğümüz manzaralar da çok güzeldi, özellikle sabahın erken saatlerinde ufacık adaların arasından Stockholm’e yaklaşırken enfes bir tabiatla karşılaştık. Deniz göl gibi berrak ve sakindi ve iki kıyı şeridinin arasını süsleyen adacıklardaki ufacık yerleşim yerleri birer mücevher kutusu gibi duruyordu. Manzaranın gerçek olamayacak kadar mükemmel olduğunu düşündüğümüz anlar oldu, sanki suluboya manzara resimleri canlanmış gibi.

None Stockholm bir kraliyet başkenti ve asaletini hissediyorsunuz ama bu durum insanı kasacak boyutta değil. Oraya vardığımız gün milli bayramlarıydı, hava çok güzeldi ve her yerde resmigeçitlerle onları izleyen neşeli insanlar vardı. Oyuncak askere benzeyen elleri borazanlı süslü püslü atlı süvariler bize bu süper demokratik ülkenin aslında bir krallık olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bana biraz ironik gelse de İsveçliler hayatlarından gayet memnun gözüküyorlar.

Helsinki’ye kıyasla Stockholm daha sofistike bir başkent ama tabii bu da fazla bir şey demek değil! Belki biraz daha klasik anlamda Avrupai bir şehir fakat gene de gece saat 9’dan sonra (güneş asla batmadığı halde) sokaklarda in cin top oynuyor. Pek öyle gezen tozan çılgınca eğlenen kimse yok etrafta veya varsa da ben raslamadım. Kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini bilemem tabii.

None Stockholm kuzey Avrupa’daki en hoş eski şehirlerden birine sahip. Ortaçağdan kalma binaları iyi korumuşlar, çoğu hala ayakta ve bu bölgedeki daracık upuzun sokaklar cafe, lokanta, butik ve hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu. Kuzeyin Venediği diye anılan bu şehirde kanal kenarlarında dolaşmak, nehre karşı birşeyler yiyip içmek güzel bir gezinti oluyor. İlginç müzeler de var, örneğin daha ilk seferine çıkar çıkmaz batan Vasa adlı 17. yüzyıl gemisini denizden çıkarıp restore etmişler ve ilginç bir prezantasyonla sergiliyorlar. Stockholm’de alışveriş de fena sayılmaz, çoğu markanın şubesi var, ama pek öyle fazla çeşit veya yenilik beklemeyin.

None Stockholm’den trenle Avrupa Birliği’nin dışında kalan Norveç’e geçip Oslo’ya vardık. Trenyolunu tercih ettik çünkü yolda güzel manzaralarla karşılaşacağımız söylendi bize. Eh doğrusu gördüklerimiz fena değildi, eğer kırsal manzaraları seviyorsanız tabii. Bana Amerika’nın Ortabatısını anımsattı: dümdüz bir topografi, bol miktarda tarım alanı, çiftlikler, köyler, bol miktarda inek… Benim için haddinden fazla kırsal! Ama Oslo’da mutlu oldum çünkü bu seyahatte gördüklerimizin arasında en hareketli şehir oydu. Buralılar Beyaz Gecelerin tadını sonuna kadar çıkarıyorlar ve gecenin geç saatlerine kadar barları, lokantaları dolduruyorlar. Ayrıca daha çok geleneksel Kuzey mutfağının örneklerini bulabildiğiniz Helsinki ve Stockholm’ün aksine Oslo’da çok daha çeşitli dünya mutfaklarını sunan lokantalar bulabiliyorsunuz, özellikle deniz mahsülleri söz konusu ise. Expresyonist ressamları benim kadar seviyorsanız sanat açısından da sizi memnun edecek şeyler var Oslo’da: Norveçli dahi ressam Edvard Munch için özel bir müze yapmışlar ve en güzel eserleri burada sergileniyor. Kendisini meşhur “Çığlık” tablosundan tanırsınız belki. Biz müzeyi ziyaret ettiğimiz günlerde Munch’un dostu ve aynı ekolden olan Avusturyalı sanatçı Egon Schiele’nin güzel bir sergisi vardı, böylece onu da gezme şansını yakaladık.

None Oslo’nun en ilginç yerlerinen birisi Frogner Parkı. Burası Norveç’in ulusal hazinelerinden biri sayılan Gustav Vigeland adlı heykeltraşın yarattığı bir heykel bahçesi. Parkın her tarafına onun 200’ü aşkın eseri serpiştirilmiş. Tüm parkın odak noktası olan, tek bir granit parçasından oyulmuş ve insanlığın sonsuz dönüşümünü simgeleyen çalışma başta olmak üzere buradaki tüm eserler nedense bana Dante’nin Inferno’sunu anımsattı, belki de hepsinde birbirlerine adera umutsuzca tutunurcasına sarılmış çıplak insan figürleri olduğundandır. Klasik anlamda güzel diyemeyeceğim ama çok ilginç oldukları kesin. Parkın kendisi de çok güzel. Oralara yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin derim.

Oslo’dan yine trene binip kuzeye, Bergen’e doğru yola çıktık. Bu güzergah da yine güzel manzaraları ile ünlü. Bu seferkiler beni bile etkiledi, gerçekten. Tepesi karla kaplı dağlara, ovalara tırmanıyorsunuz ve sonra dünyanın en etkileyici manzaralarından bazılarının ortasına iniyorsunuz ve kendinizi tablo kadar güzel göllerle bezeli masalımsı ormanların ortasında buluyorsunuz. Yol boyunca gördüğümüz o göllerin berraklığını, ağaçların asaletini, nerdeyse dekormuş gibi duran kuşların güzelliğini asla unutamıyorum.

None Sonra Bergen’e vardık ve ben bu eski balıkçı kasabasına adeta vuruldum. Bu otantik kasabayı nefis bir şekilde restore etmişler, hele deniz kıyısındaki sıra evler hakikaten bütün Avrupa’da rasladığım en hoş görüntülerden biri. Bergen Unesco’nun dünya mirasını koruma programına dahil edilmiş, ve her ne kadar aşırı turistik tarafları varsa da dünyanın bu bölgesine yolu düşenlerin görmeden dönmemesi gereken bir yer. Ah, bir de benim çok sevdiğim melankolik Norveç’li besteci Grieg, Bergen’li imiş.

Bergen’den gene gemiye doluşup daha da kuzeye, Alesund’a çıktık. Bunun amacı da Norveç’in en meşhur fyordunu görmekti. Ve bendeniz bu sayede kendimle ilgili bir-iki şeyi teyid ettim yine: bir, en kısa gemi yolculuğunda bile üstüme fenalık bastığından ben asla uzun cruise’lara falan katılamam ve iki, o kadar apartman çocuğuyum ki en şahane fiyort bile bana pek bir soğuk geldi, her iki anlamda da. Sonuçta fiyort da bir boğazdır ve en güzel boğaz da bizim boğazdır, dedim kendi kendime! Doğa aşıkları bana bozulacaklar biliyorum ama bu fiyortların şöhreti bana sanki biraz abartılmış gibi geldi.

None Bana sıkıcı gelen bu yolculuktan sonra güzel Alesund’a ayak bastık. Bu deniz kıyısı kasabasında Jugendstil denen ve Bauhaus ekolü ile art deco’nun hoş bir karışımı olan mimari tarzın Avrupa’daki en güzel örneklerinden bazılarını görebilirsiniz. Ayrıca Alesund dünyanın böylesine uzak bir köşesi için şaşırtıcı derecede sofistike bir yer. Akşam yemeğini yediğimiz lokanta, mesela, rahatlıkla birçok 5 yıldızlı işletme ile boy ölçüşebilirdi.

Alesund’dan uçakla Oslo’ya döndük. Orada son alışverişleri yapıp ertesi gün de evimize döndük. Alışveriş derken, daha çok H&M’den sözediyorum zira onların ayıptır söylemesi (!) o ucuz ama kaliteli ve rengarenk iç çamaşırlarının hastasıyım ve şu işe bakın ki çoğu da “made in Turkey” etiketi taşıyor. Her Avrupa seyahatinde mutlaka bir sürü ediniyorum onlardan. Herneyse, bu sefer de görevi başarıyla tamamlamış olduk.

None Sonuçta epey hareketli bir yolculuk oldu. Ama gittiğime çok memnunum. İslandinavya hakkında bir-iki gözlemim olacak: birincisi, bunlar servis sektörünü nerdeyse yoketmişler! Yani, mesela, tren sitasyonlarında hamal ara da bul, yok ki öyle bir şey. Veya istersen en kralından bir suit’te kalıyor ol, otelde bavulunu odana çıkaracak kimse yok. Kendi işini mecburen kendin yapıyorsun. Tevekkeli değil zavallı (!) İsveç prensesi (ki kendisi kraliçe adayıdır) İstanbul’a yaptığı resmi seyahatte uçaktan inince kendi bavulunu kendisi taşımıştı! Sosyal devlet anlayışı bu olsa gerek. Halbuki Ruslar kapitalizmi ne de çabuk benimseyip özümsediler, orada tren istasyonunda elinizi sallasanız 50 tane hamal dibinizde bitiveriyor. Üstelik bir de İsveç’de orta karar lokantaların hemen hepsi self-service usulü çalışıyor, bu da tabii insanın okul kantini günlerinden tatsız anılarını canlandırıyor ister istemez. Doğrusu pek hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim. Bu kadar zengin ülkelerin (hele ki Norveç: öylesine petrol zengini olmuşlar ki vatandaşları referandumda oy birliğiyle Avrupa Birliği’ni reddettiler, haklılar da çünkü neden servetlerini paylaşsınlar ki) böylesine mütevazi olması birazcık gereksiz kaçıyor mu acaba… Yoksa bizim savurganlığımız mı tuhaftır, orasını Bir Bilen’e bırakıyorum.

None Bir de bu Kuzeylilerin kurallara aşırı bağlılığı benim gibi Akdeniz/OrtaDoğu kökeninden ve coğrafyasından gelen birisine ters geliyor. Ah birazcık da esneklik olsaydı ne iyi olurdu, diye düşünüyorum. Çünkü medeniyetin bu kadarı da robotlaşmaya doğru gidiyor. Bana kalırsa birazcık kargaşa insanın ruhuna iyi bile geliyor. Mesela içki yasağını ele alalım: içki satan dükkanlar pek az sayıda ve çoğu da uzak yerlerde ve hepsi de akşam 5 dedin mi kapanıyor. O saatten sonra ancak gittiğin yerlerde içki içebiliyorsun ama alıp da evine götüremiyorsun.

Kısacası: İskandinavya’da bazı kurallar azıcık daha gevşek olabilirmiş! Onun dışında gezip görmesi çok keyifli bir yer.

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz?

İspanya'nın en popüler yaz destinasyonlarının başında gelen San Sebastian; tarihi, doğası ve kültürüyle herkesi büyülemesinin yanı sıra bol Michelin yıldızlı bir şehir olmasıyla da tüm dünyadan gurmelerin ilgisini çekmeyi başarıyor. ..

None

Yemek cenneti olarak bilinen kent, dünyanın en iyi lezzetlerini sunduğu söylenen Bask mutfağının da ana merkezi.

Guipuzcoa bölgesinin başkenti olan San ...

Görülmeye Değer San Sebastian Gitmeye Ne Dersiniz? Devamını Oku >>

Yorum Yapın!